reklam
reklam
DOLAR
EURO
STERLIN
FRANG
ALTIN
BITCOIN
reklam
HÜSEYİN KOÇTÜM YAZILARI

YAĞMURUN AKIŞININ VE SEVİŞİN ÖYKÜSÜ

Yayınlanma Tarihi : Güncelleme Tarihi : Google News
YAĞMURUN AKIŞININ VE SEVİŞİN ÖYKÜSÜ
reklam

YAĞMURUN AKIŞININ VE SEVİŞİN ÖYKÜSÜ


 ‘’İnsanların sözlerini anlamadım hiç
 Tanrıların kollarında büyüdüm ben
 Tanrısal olana yalnızca
 Kendileri öyle olanlar inanır
İnsanlar öğretmedi
Beni, sonsuz sevgi dolu, kutsal bir kalp
Yönetti sonsuza doğru’’
(Hölderlin)
                                                                                                                                         

En uzun koşuysa ve nedir diye sorduğum günlerdi. Anlamlı, kalıcı ve yararlı olanı aradığım günlerdi. Yenilgi kendini tarumar oluşlarda dayatmıştı. Zurnanın zırt dediği deliğin henüz kapatılamaz olduğuna ikna olmaya yüz tutmuşken ruhumuz. Çoğul konuştum. Ama sorumluluğu çoğul olamayan bir çoğul konuşmadır, böyle biline ve bu bitiş bir dayatmadır. Kendinden menkul ve anadan üryan yani çırılçıplak. Bu da böyle algılana. Her şey masal formunda ama masal olamayacak kadar acemice zokalarla dolu günlerin yansımalarıyla doluydu. Her şey dolu doluydu gibiydi. Simülasyon kelimesinin aslı şimdilik Fransızca’dır. Mış’ gibi. Tanıklık yok. Doğaldır ki hüküm de yok. O rahat, bu rahat yani anlayacağınız “herkes“ de rahat. Sorun yokmuş gibi. Fail yok, neden yok, yönelim yok, çatışkıların zirvedeki kaynağı yok ve ve ve ne yok biliyor musunuz? Ben biliyorum ve söylemiyorum.


En uzun koşuya nasıl hazırlık yapılabilirdi diye sorduğum günlerdi. Çok geçmiş ve eski günlerdi. İnsanın tanımının çarpıtıldığı günlerdi. İnsanın daha çok yanıltıldığı günlerdi. Bazı insanlar yanıltılabilir demek ki… mi?


Sahi yahu. Kim bu “İNSAN”? Hayvan nedir ve insan kimdir? Çocukça bir soru. Geçmiş denen çöplüğün içinde tanımlandığına o kadar eminiz ki, sormaya hacet yok. Yok, işte kardeşim. Israrın zulüm ve suçun kapsamına giriyor.  Ama ama… ama… “İnsanım. İnsana dair hiç bir şey yabancım değildir” diyeni ne yapacaksınız? İçimizden bazıları çeker gider ve bizi zan altında bırakır.

Eğer hala yaşam, inanç ve yaşama inancı varsa, işte yaşama inancının en soylu, en gizli içgüdüsü vaktinden önce solmuştur. Kendisi özgür günün güneşine daha çıkmadan. Ve artık yeni doğan bir bebeğin yüzü kadar berrak. Genç alnında doğal. Bunaltıcı acı ve yalnız ince nefesli solmaya yüz tutmuş bir çiçek gibi yabancı diyara itilmiş çocuk duygusu hep kalır… Kalır. Kalacak.

Sil baştan yaşama şansım olsaydı eğer, oturup saymazdım eski yanlışlarımı” diyor Borges. Oturup sayardım diyorum ben de. Biiiiiiir bir sayardım diyorum. “Ve elbette çok daha coşku dolu olurdu sevdalarım. İçine az buçuk da ciddiyet katılmış” diye ekliyor Borges ve ben katılmayıp da ne yapayım. Hesabın ve kitabın zaman içinde nasıI da devindiğini bilenlere yazılıyor yazılanlar.

Trenin en sıcak bölümündeyim. Dışarıya kar, tipi affetmez biçimde yağmasına ve burasının bir bozkır olduğunu bilmeme rağmen en sıcak yerindeyim yolculuğun. İnenler ve binenler sayıma ve duygularının akışının ruhuna bırakmadan kendilerini inip biniyorlar, binip iniyorlar. Orada bir ben yapayalnız, çaresiz ve kaçak adresine mektup bekleyen.

Gara geldiğimde kararımı kararlaştırmamıştım. Uzun ve yolculuk kelimelerini bitişik kullanabilmenin maharetini kurslarda öğretmeye başlamışlardı, unutulduğundan emin geleceği tasarlayan halleriyle.  Unutamadığımı yüreğimin enfartında gizleyebildiğimi bin yıl sonra anlaşılabilmek için ölümüme gizlemiştim, erken olan bütün ölümlere, yoldaşlarımın imli ve imsiz bütün çığlıklarına… gizlemiştim… .gizlemiştin… gizlemişti.


Yabancı diyara itilmiş çocuk duygusu hep kalır.


Bu ayrılış ilk değil kaçıncısının ardı sıra sürükleniyorum ve ne zaman bitebilir? … Duygularımın nefrete akan birikintisi kızıla döndüğünde yanıtlanabilecek sorular. İtilmiş çocuk duygularını insanlar öğretmedi bana ve yolculuğum bir başına gerçekleşti.

Kelimelerin bittiği yerde ne yapar insan? Kelimelerin bittiği yer neresidir? Bitebilir mi kelimeler? Affınıza sığınarak sorabilir miyim, sorumu sorabilir miyim?

Canlı bedenini köprüden Haliç’e bırakarak yaşamına son nokta koyan dostumun mırıldandıkları: ‘’Birinci devrede o beni bekliyordu, gittiğimde yarı evli buldum. Bu da bunaltı topacımıza ivme kazandırdı… Kendine davranmak sorununu tamamlamadan bir yere gelmek olası değil.’’ Demiştim ki, rasgeldiğine inanarak: Bu ellerim şuna uzanırsa, yani kestirme yola yönelirse ayaklarım dönmeden. Yaşanılası yaşama dair dilimde tüy bitmişken, hem değişebilen hem de direnebilen değilsem yani, kırın beni kuru dalların budanma vakti gelmeden.

Dağlar göyermiş yabani kızılcıklar gibi saçıyor sabaha doğru heybetliliklerini. Vagon benden başka herkesle dolu. Merakımı durduramıyorum. İlgimin çeşitlerini durduramıyorum Aynı zaman diliminde böylesi bir yolculukta bu kadar çok çeşitli yüzyıllardan insan nasıl ‘’aynı yolculuk’ ’ta bir araya gelmiş olabilirler. Yirmi birinci yüzyıla şunun şurasında dört yıl kaldı. İşte böylesine bir şarkının ritminde bir ileri bir geri ve sağa sola diyen bir şarkının ritminde geçiyor hikâyemizin anlam akışı, sırrını ele veriyor, utanmadan, inciterek ama çıldırasıya severek, bir duman bir duman çekerek cigarasından öldüresiye, üstelik dışarıda kar tipi belki de çıldırasıya bir bahar olduğunu bilerek… Başka nasıl başlasam ki, nasıl başlanır ki? Şimdi, şu an, uçsuz bucaksız bir bozkırda eriyip yok olarak var olmaya çalışırken, yeni anlamlar doğurmaya niyetli Ben’in sancılarını yeniden doğurmanın yeni ama daha sancılı risklerini göze alabileceğimi nasıl anlatabilirim? Tek başına olan her zaman özgür müdür? Dudak kenarından ya da bıyık altından gülebilirsiniz burada, bütün hesaplar benden nasıl olsa.

Âşık olursun da karşılığı olmaz, ya da sevgilin terki diyar eylemiştir, bundan değil. Spekülatörsündür ve bütün paranı batırmışsındır borsada. Bundan da değil. Bütün ailen örneğin trafik kazasında yok olmuşlardır taşıyamamışsındır bu kadarını, bundan da değil. Seni anlayamadıklarını düşünüyorsundur ve yazdığın önerdiğin ne varsa olumsuzlanmaya toslamıştır ve sen hiç kimseyi ayırmadan küsmüşsündür, bundan da  değil…


Acıların en büyüğü, insanların yaşamaması gereken ama yaşatıldıkları ve yaşadıkları acılara, olup bitenin farkında olup da müdahale edememektir. Mutluluk bu müdahalenin gerçekleştiği yerde başlar ve yaşam oradadır.


Biletiniz lütfen, evladım bu bavulu şuraya kaldırabilir misin, pardon geçebilir miyim, teşekkür ederim, çok memnun oldum… Bu yüzyıla daha yakın iletkenlikler. Ötekiler ve aradakiler yanımda, sağımda, solunda, önümde, arkamda… Sobe. İşte sorun burada başlıyor. Onların anlamak ve müdahale etmek için hemen hemen hiç niyetleri yokken, onların mukadderatlarını teorize etmek ve harekete geçmek neden? Neden “onlar” diyorum? Bu trene herkes istediği istasyondan binebiliyor ve fakat ama istediği istasyonda inebiliyor mu? İnsanın, insan olabilmekten utandığı bir çağ diliminden geçiyoruz. Hep birlikte, zaman zaman çatışkılı, zaman zaman hiçlikle yüzleşebilmenin cesaretini doğuran atılgan yaratıcılıkta.


Bir büyük insan, itilir, bastırılır, eziyet edilir, yükseltilir yalnızlığa.


Aynı selleri yaşamıştık tanıdıklarımla. Artan izlerde ve alüvyonlarda fark çanlarını çalmaya başlayalı, ayrışmalar ve ötelenen sevdalanmalar hem kanıyor hem ağlıyor hem de çocuk kadar ve gibi gülüyordu. Kim hangisine ne kadar sermaye yatırmıştı ve mirastan ne kadar pay istiyordu, birkaçı tarafından tartışılmaya açılmıştı. Ayrışma vaktiydi, gelip çatmıştı işte yeniden ve yine. İlk, tek ve son konuşmamda selleri yaşadık dedim, afetleri, kırlangıç fırtınalarını yaşadım dedim,-çok heyecanlıydım, varoluşumda vardı ve durum bu durumumu tahrik ediyordu ve ben bilerek kapıldım, aymıştım çünkü- ve dedim ki, benzetiler benzetilen nesneyi tek bir tümcede yok etmenin ötesinde bir işe yaramaz… (Susuyorlar ve belli ki dinlemiyorlar ve yine belli ki ben susunca bıraktıkları yerden devam edecekler, susuyorlar işte) Bir şey güç anlaşılıyorsa, yadırgatıyorsa, onu hemen başka bir şeye benzetebilirsiniz… (Şimdi sıkılmaya da evrilmiş durumlar sergiliyorlar ve hala susuyorlar, susuyorlar işte). Böylece onunla uğraşmaktan kurtulmuş olursunuz… Dedim… Belki yararı olabilir diye, bu dediklerimi Peter Handke’nin dediğini de dedim. (Merakımı durduramıyorum, ilgimin çeşitlerini donduramıyorum… Sustum, sustum işte). Uzlaşmışlıklarıyla, bıraktıkları noktacıktan, yeni bir ruh çağırma seansına girerek, kısır döngüye girmişliğin aymazlığının hükümranlığında, utanıp sıkılma belirtilerini vermeden, cehaletin Ramazan davulcuları gibi gümbürdeyerek sokaklarda akmaya başladılar.

De te fabula narratur!*

Yalnızca yaşayanlardan değil, ölülerden de acı çekiyoruz. Le mort saisit le vif!** Karl Marx böyle diyor dedim, ben değil… Dedim ve sustum. Bittim sandılar, yenildim ve dahi saçmaladığıma bile karar verdiler… Ve sustum, sustum işte.

Ben -yaşım önemli değil- ölmekteyim. Vurgunun yapıldığı, akışın öngörüsüdür. Ölüm değil. Ölüm -sizin de içinde bulunduğunuz- insanlar tarafından, insanın yazgısı olarak ya da tragedyası olarak efe alınamıyor. Korkuyorsunuz. Ölüm bir soruşturma nesnesi haline dönüşmüş; yaşanan, acı çekilen, korkulan ya da karşısında savaşılan bir şey değil sizce. Teşhir edilecek bir ceset, analiz edilecek bir “şey” haline gelmiş. Ölümün şeyleşmesi, sizin politika yapmanızın can damarıdır… Herkes, birisi, herhangi biri ve hiç kimse hakkında yazılmış bir öykü gibi algılıyor ve tasarlıyorsunuz geleceği, geleceklerini, geleceğinizi. Ben -yaşım önemli değil- ölmekteyim. Ölen; algılayan, yorumlayabilen, tasarımları ve umutları ve dahi ütopyası olan. Yıldızlı karanlıklar altında belki bir daha kollarını ufuklar gibi açamayacağının bilincinde olan, ben. Hiçlikle (ölüm) yüzleşebilmenin alüvyonlarını biriktiren ben. “Kuşkusuz, bir insanın emeğinin değeri ile bir diğer kimsenin emeğinin değeri arasında, güçlülük, beceri ve dürüstlük, çalışma yönünden epeyce büyük farklar vardır”, diyor Karl Marx dedim kendi kendime, tanığım yoktu ve  bu yüzden inandırıcılığı zayıftı… Kabulümdür, sessizce çıkar giderim. Susmuşumdur, susmuşumdur işte.

Kentin varoşları ile merkezi arasında kin, nefret, iğreti ve intikam duyguları dışında bağıntı kuramıyor bilincim, tarihim ve geleceğim. Kenti parçaladılar, parçalıyorlar da. Erdemin borsadaki değerinden bahis tutuşuyorlar. Çocuklara boyacılık, çıraklık, üç kuruşa her türlü ırgatlık kalıyor kalabileceklerden. Çocuklar göz göre gönül katlanmaya katlanmaya geleceksizleştirilerek uhrevi yaratıklar haline büründürülüyor. Sokaklar orospulardan geçilmiyor, bacakları ve arası yapışkan penis salgılarıyla. Ya yoksulluk. Sahi kimdir yoksul. Rengi, kıvamı, akışı; yönelişi nedir? Evrende ikna edilmesi en zor yaratıklar mıdır? Kimden neler beklerler ya da beklemezler mi? Nasıl sevinir nasıl üzülürler? Nasıl severler, öper-okşarlar çocuklarını, öpüp-okşarlar mı? Ya nasıl sevişirler? Kadın-kocasıyla, erkek-karısıyla? Kadın neler duyumsar üzerindeki kocasının devinimlerinden, erkek içine girip memelerini avuçlayarak sıktığı kadının içine boşalırken kadınının farkında mıdır? Ya gebe kalırsa kadın? Bu kaçıncı doğuracağı azap olacaktır? Kız kardeşim benim, halam, teyzem, yengem, annem, eşim, komşumuzun karısı, mesai arkadaşım kadın. Magazin basınındaki silikonlu memelerini hoyratça ve parası olanın ağzını sulandıran, penisini ereksiyone eden silikonlu memelerini sere serpe peşkeş çeken “kadın”lar değil. Kenti parçalıyorlar, parçaladılar da. Beni nasıl ve kim toplayabilir kaldırımlardan. Üç zaman dilimli öykülerini algıladığım bu insanları nasıl terk edebilirim? Bu ihanetin bedelini nasıl ödeyebilirim? Bu bir gidiş öyküsüdür, dönünce hiç ayrılmayacağım. Bu bir sulusepken psişik kusmuklar manzumesi değildir. Bu inadına, s…nin keyfi için “İNSAN”a acı çektirenlere karşı beslediğim nefretin, öç alma duygusunun gitgelleridir. Bu, tarihin en güzel yerinde son sözü direnenlerin söylediğine inancın destanıdır. Kanımı, kim bilir hangi yağmur yıkayacak?


Eğer benimle gelmek istersen güzel eğlen. Eğer benim ile ölmek istersen acele et. (Karacaoğlan)


Ekilip yeşertilecek toprak kalmamacasına, sorumlulukların kahreden dayatmalarının sonuçlarından birinin veya birçoğunun belirleyici kuşatmasından sağ çıkamayacak kadar dermansız kalan kayıp giden ne varsa, hepsi adına yas ve kin besleme andımı yazıyorum. Bu, yok oluşun, gebeliklerin, sütanneliklerin bir hiç uğruna telef olmalarına izin verilmesini onaylayamıyorum. Kayıp gitmelerin, sapmaların, böcekleşmelerin, savrulup kayalara çarpıp paramparça oluşların bilincini, elma şekerleri ile kandırılıp köşelerden karanlık kuytu sokaklara çekişlerin, aşağılık rasyonalizasyonlarını sevmiyorum, seçmiyorum. Biliyorum, yoksullardan “bağımsız” olarak meşgul ediyorum kafamı. Biliyorum, biliyorum ama ne gelir ki elimden?

Ve yeni bir ihtiyaç ortaya çıktığında, böyle bir ihtiyacın yaşamın öteki alanları ve dünyayla ilişkili olarak içsel zorunluluğu sorunu gündeme gelir. Çünkü ilk bakışta bu yeni ihtiyacı kaydetmekten başka bir şey yapamayız: bu ihtiyacı. Hemen açıklayamayız. Böylesi bir açıklama daha fazla tahlil gerektirir. Bilimin bizden beklediği, yeni ihtiyacın, yaşamın geri kalanıyla olan asli iç çelişkisini ve bunların karşılıklı zorunluluğunu anlamaktır diyor Hegel dedim ve sustum sonra.

Uyumuşum ve rüyalar görmüşüm. Tren hala bozkırın koyu karanlığında yollanıyor. Günlerdir uykusuz kalan ve ne kadar uyuduklarını bilmediğim gözlerimi açtım. İnenler inmiş binenler binmiş. Yüzyıllama hala geçerli ama. Burada şiir yazılamaz, ağıt yakılamaz, öykü kurulamaz… Burada komedya ve tragedya aynı anda geçiyor dar kapıdan. Kalbimdeki ağrı bundan olsa gerek, anjina pektoristen değil. Bozkırın koyu lacivert ve karla taçlandırılmış karanlığına bakıyorum, bakıyorum da gidiş yolculuğunda mıyım yoksa dönüşte mi, önce zorlanıyorum. Kimse kimseyi dinlemiyor. O kadar çok kimsesiz kalmışlar ki ve o kadar çok özlemişler ki kendi seslerini… Ama yine de kimse kimseyi dinlemiyor işte. Dinlenecek bir şeyler kalmamışta mı dinlemiyorlar yoksa çok mu özlemişler belli değil. Çok özlemişlerse eğer, bu geç kalınmışlıklarının hesaplaşmasını da yapabilir olmaları gerekli…(mi?)

Ey çocuklar, önce ama mutlaka ilk önce kendinizde kurmuşsanız, kurabilmişseniz düşelim yola. Artık  evcilik oynamaya muktedir olduğumuz zaman parçalarını çok gerilerde bıraktık. Biz yalın olmayan acılarla büyüdük. Kimsesizlikle yalnızlığın ayrımındaki gizli puşt tuzaklarına çekildik, zaman zaman savrulduk. Hangi acılarımızı ağlardan çektik, hangilerini zaten taşıyorduk zaten. Yaşlandık, yaşlandık ama bizi adam edecek acıların ayırdına varabildik mi? Sahi, bu çektiğimiz acı kimin adına ve neden? Uyumuşum ve rüyalar görmüşüm. Sosyalizm dedim ve duran yüreğim çarpmaya başladı. Yılmışım, belki diye usumdan geçirdim, durdu yüreğim. Durdu işte. Yoldaşımı arıyorum dedim, tekrardan sayılır oldu nabzım, sevindim, yaşlandığımı ama yorulmadığımı bilip, işte yol dedim, daha az kullanılmış olanı, yürü dedim.


“Eğer benimle gelmek istersen güzel, eğlen. Eğer benim ile ölmek istersen güzel acele et. ” (Karacaoğlan)


Dedim ve unuttum susmayı, çünkü o kadar uzun zaman kaldım ki ormanda bir başıma. 

Dr. Hüseyin Koç

                                                                                    

http://tanvakti.com

*Latince (Anlatılan Senin hikayendir.)

**Yalnız yaşayanlar değil, ölüler de canımıza okuyor, Le mort saisit le vif! – ölü diriyi sımsıkı tutar!”  anlamında Fransız Atasözü.

reklam