reklam
reklam
DOLAR32,5971% -0.62
EURO35,0278% -0.67
STERLIN41,4790% -0.58
FRANG36,8900% 0.01
ALTIN2.439,29% -0,24
BITCOIN64.711,99-3.234
reklam
Nurhan ÖzgelTÜM YAZILARI

İSTANBUL’DAN BİR GARİP TURUNÇ GEÇTİ…

Yayınlanma Tarihi : Güncelleme Tarihi : Google News
İSTANBUL’DAN BİR GARİP TURUNÇ GEÇTİ…
reklam

İSTANBUL’DAN BİR GARİP TURUNÇ GEÇTİ…

 

Hayat yaşandığı kadardır,
Ötesi ya hatıralarda bir iz;
Ya da hayallerde bir umuttur…

                       Pablo Neruda

 

Gazetemiz başyazarı Prof. Garip Turunç’un memleketi Antakya’yı ziyareti sonrası İstanbul’a geldiğini haber alınca, Fransa’ya dönmeden önce kendisini görme ve konuşma fırsatımız oldu.

Tan Vakti ekibi ve Genel Yayın Yönetmenimiz Nazım Gülmez ile Taksim Sıraselviler’de Turuncu Pub’da Profesör Dr. Garip Turunç ile sohbet havasında, dopdolu bir söyleşi gerçekleştirdik.

Prof. Dr. Garip Turunç; Yazar akademisyen. Hatay Küçükçekmece doğumlu.  Fransa’da Bordeaux Center‘da yaşıyor. Yüksek tahsilini liseyi bitirdikten sonra Fransa’da Bordo Devlet Üniversite’sinde yaptı. Yüksek Lisans ve doktora sonrası Ocak 1980’de profesör olarak çalışmaya başladı. (Ministère de l’Education nationale et de la Jeunesse)

5 yıl profesöt olarak görev yaptıktan sonra emekli oldu.

Ancak üniversite ve öğrencilerle, eğitim yaşamıyla her zaman iç içe. Çeşitli gazetelerde köşe yazarlığı ve üniversitelerde ders vermeye devam ediyor.

Hocam Fransa’ya gitme sürecinizden biraz bahseder misiniz?

1975 yılında Antakya lisesini bitirdim. 1976 yılında, on sekiz yaşında Fransa’ya gittim ve yüksek lisans ve doktoramı tamamladım.

Antakya Lisesi’nde son sınıfta iken, Antakya merkezdeki müzeye sık sık giderdim. Bir gün müze girişinde beş altı kişilik kızlı erkekli bir kafileyle karşılaştım. Yanlarına gidip, Fransızcamın yettiği ölçüde gerekli sınavları verdiğimi, Fransa’ya yükseköğrenim için başvurduğumu, bu konuda yardımcı olmalarını rica ettim. Adreslerini ve telefonlarını aldım. Fransa’ya gidince onları buldum. Bordo’daki üniversiteyi seçmemin ve Bordo’da kalmanın nedeni de budur. Beni orada yurda yerleştirdiler ve birçok konuda destek oldular. Bu gerçekten anlamlıydı benim için.

O yüzden bugün eğitim, staj vb. her konuda kendisinden yardım isteyen herkesin en küçük sorununa bile çözüm buluyor. Oraya gelen öğrencilere ağabeylik yapıyor. Sıra dışı kişiliği ile herkesin sevgi ve saygısını kazanmış…

Galatasaray Üniversitesi’nde, Kıbrıs Doğu Akdeniz Üniversitesi’nde görev yaptım. İstanbul Gelişim Üniversitesi ve yine dış ülkelerde birçok üniversitede öğretim üyesi olarak ders verdim, konferanslara katıldım. Öğrencilerin stajlarında danışmanlık yaptım.  Galatasaray üniversitesinde mikroekonomi, makroekonomi, istatistik ve istatistik uygulamaları derslerine girdim ve iktisat bölümüne de ders verdim.

Üniversitede ekonomi dersleri veriyorsunuz değil mi?

Mikroekonomi dersleri. evet ama matematik dersi veriyorum. Ayrıca kendisi 3. sınıflara zorunlu stajla ilgili işlerinde danışman olarak yardım etmektedir. Ekim 2001 yılında Galatarasay Üniversitesi 5 yıl akademik süreç oldu.

Turunç, memleketinden kopmamış, bedeni Fransa’da yüreği ülkede bir yurtsever, aydın

45 yıldır Fransa’dayım. Fransa’da kaldığım sürede ülkemizi dışarıdan gözlemledim.  Daha sonra İskenderunlu olan eşim ile evlendim. Üç kızım var, Fransa’da yaşıyorlar.

Ülkemizle bağımı hiçbir zaman koparmadım. Her yıl yılda birkaç kez veya daha fazla ana vatana geliyorum. Ailemizin Antakya’da yerleşmiş olması nedeniyle Antakya ile sürekli bağlarımız var. Antakya’ya gidip gelmelerimiz sürekli oluyor.

Sonra gençliğimin en dalgalı uzak denizlerine açıldım, Fransa’nın, ilk etapta Paris, sonra Bordeaux büyük şehirlerinde kalabalıkların arasına karıştım… Bu yüzden de hayatımın hemen bütün safhalarında yüreğimi hep ikiye bölerek yaşamak zorunda kaldım. Bir yanda yurtdışında yaşadığım dönemin, şartların dayattığı acımasız yarış, bir yanda ise üstü küllense de diplerde çocukluğumda yaşadığım ve hala ateşi bitmeyen sevgi diye bir şey…

Olgunluk tezahür etmeye başladığında, yıllarımı saydım ve bundan sonra, yaşadığımdan çok daha az zamanım kaldığını keşfettim.

Kendimi, bir şekerleme paketi kazanmış küçük bir çocuk gibi hissediyordum. Önce büyük bir zevkle ve iştahla yedim ama azalmaya başladıklarını bir kez hissedince şimdi teker teker, tadını çıkararak yiyorum.

Artık yasaların, kuralların, uygulamaların ve yönetmeliklerin tartışılıp durduğu ve hiçbir işe yaramayacağını bildiğim sonsuz toplantılara ayıracak zamanım yok. Takvim yaşlarına rağmen hâlâ büyümeyen aptal insanlara destek olmak için zamanım yok.

Vasatlıkla uğraşmak için de zaman ayıramam. Şişmiş egoların bulunduğu toplantılara katılmayı hiç istemiyorum. Artık dalaverecilere ve çıkarcılara tahammül etmiyorum. Başarılı olmuş insanların yerine geçmeye can atan, onlara ve eserlerine zarar vermeye çalışan şu kıskanç insanlara hiç tahammülüm kalmadı.

Öz’ü istiyorum, ruhumun acelesi var.

Üst düzey bir makam için yapılan kavgaların kötü sonuçlarına tanık olmaktan nefret ediyorum. İnsanlar içeriğe değil, sadece başlıklara bakar oldular. Benim zamanım ise, başlıklarla uğraşmayacak kadar değerli artık.

Pakette şimdi daha da az şekerleme kaldı. İnsan onurunu ve gerçekleri savunan, sorumluluktan kaçmayan, başarılarından dolayı şişinmeyen, kendi yanlışlarına gülebilen, vaktinden önce “oldum” demeyen, insan olmayı anlamış insanlarla yaşamak istiyorum. Asıl olan, yaşamı (yaşamak için) değerli kılmış eylemler…

Hayat, şerefle bitirilmesi gereken en ağır görev…

Yaşamın sert darbelerinden yumuşak bir ruh ile çıkmayı başarabilmiş ve başkalarının yüreğine dokunabilen insanlarla çevrili olmak istiyorum. Olgunluğun bana getireceği o doluluğu yaşamak için acelem var. Elimde kalan tek bir şekerlemeyi bile yitirmek istemem. Şimdiye kadar yediklerimin hepsinden çok daha nefis olacaklar. Amacım, sevdiklerim ve vicdanımla barış içinde ve yaşamdan da tatminkâr olmaktır. Umarım herkes için aynısı olur, çünkü her hâlükârda oraya varacaksınız…”.

3 dilde Araf’ta kaldım…

 Ne yaparsak yapalım? Daldan dala konsak da, kendimizden diyar diyar kaçsak da… Az gitsek uz da gitsek bu geldiğimiz yer neresi? Yolsuzlara ve uğursuzlara hâlâ cennet, diğerlerine cehennem ülkemiz Türkiye aslında bir Araf. Ne yana savrulacağını bilemeyenlerin durağında, tıkış tıkış olgunluk trendini bekliyoruz milletçe ama bekleyiş uzadıkça uzuyor. Kimin yüzü ak, kimin yüzü kara bir türlü netleşmiyor ve geçici konum Araf, kalıcı konuta dönüştü epeydir.

Zaman yanımızdan bize dokunmadan akıp gidiyor. Yarına bir türlü ulaşamıyoruz. İçine gömüldüğümüz çatlağın tepesinde yarın sevecen bir gülümsemeyle bize bakıyor. Güçlü bir elin uzanıp bizi bulunduğumuz yerden, yıllardır beklediğimiz yarına çekmesini bekliyoruz.

Mütevekkil, alışkın ve aldırmaz bir bekleyiş. Ne fakirlik telaşlandırıyor bizi, ne acı, ne ölüm. Yüz yıldır aynı sabaha uyanıyoruz. Sanki hiçbir şey değişmiyor. İnsanlarımız susuyor. Zamanı yitirmiş bir kavmin korkunç sessizliği içinde. Aynı budalalıklar. Aynı yenilgiler. Aynı laflar. Aynı fetvalar. Aynı muhtıralar. Aynı kurnazlıklar. Aynı yalanlar.

Zaman atının sırtında, yarına koşan kavimler bizi aralarına almıyor. Alaycı ve aşağılayıcı bir ifade yüzümüzde. Bize, hep aynı günde yaşamanın ne kadar büyük bir talih olduğunu anlatanlar, artık bir yarınımız olsun demeyi ihanetle bir tutanlar, içine hapsolduğumuz zaman çatlağından çıkarsak mahvolacağımıza inandırmak isteyenler, her fırsattan yararlanarak ülkeyi dünyadan koparmaya çalışan, yıllarca omuz başında sessizce beklediği önderine tuzak kurmuş iktidar açlığıyla kıvranan politikacılar…

 Eskilerin deyimiyle kemale ermek olan olgunluk trendine bir türlü girilemiyor. Oysa her gün geçiyor söz konusu eğilim, ama dolu geliyor, dar geliyor, birkaç kişi ite kaka binebiliyor içine, eriyor kemale. Her gün artan toplumsal çoğunluk ise açıkta kalıyor. O çoğunluk demek olan Türkiye sürekli cennet ile cehennem olmak arasında kararsız. Araf mı Türkiye, Türkiye mi Araf, ayırt edilemiyor.

Niçin büyükçe bir olgunluk seferi konulmuyor bu Araf’a? Niçin olgunlaşamıyor Türk toplumu?

Anlamak için kuşkusuz soruna dönmek ve olgunluğun tanımını yapmak gerek. Zihinsel ve duygusal yetkinlik kazanımına, bilgi ve görgü gelişmişliğine, deneyim zenginliğine, olgunluk deniliyor. Zaten burada durmak gerekiyor, çünkü yalnızca tanımı bile Türk toplumunun niçin olgunlaşamadığını gösteriyor.

Araf ülkemizde dünyaya gelen insanların çoğu, toplumsal tarihin kendileriyle başladığını düşünüyorlar. Sade vatandaştan politikacısına, en fazla, kendi bildiği geçmişi yaşanmış sayıp, deneyim olarak ancak kendi bildiğini ölçü alıyor. Her kuşak, bilineni yeniden keşfediyor. Kuşaktan kuşağa birikimi bir türlü bitiştiremeyen Türkiye’nin toplumsal fikir birikimi de yerinde sayıyor.

Dışarıdan bakan biri olarak Fransa’dan, Avrupa’dan bakıldığında nasıl bir Türkiye var?

Her olayı kendi zaman süreci içerisinde analiz etmek lazım.  İktidar partisinin tutumu epey bir endişe yaratmıştı. İslami değerlere önem veren bir ülke olmamıza yaklaşımları da endişeli. İslami değerlere önem veren bir ülke olarak korku var.

Aslında iktidarın ilk döneminde yapılan reformlar, AB’ye uyum sürecinde belirlenen plan yani müzakere sürecinde vaat edilenler bu tutumu değiştirmişti. Bu durum 2007-2008’lere kadar sürdü. Yani daha olumlu bir hava estiğini söyleyebiliriz. Fakat Gezi olayları, yolsuzluk konuları vb. 17-25 Aralık olayları huzursuzluk yarattı. Yani şimdi daha endişeli bir bakış var. Hepsinin Fransa’da Avrupa’da negatif bir yankısı olduğunu söyleyebilirim. Avrupa’da bu konuda bir önyargı olduğunu biliyoruz. Fransa insan haklarının, eşitlik ilkesinin önemli olduğu bir ülke. Türkiye’de kültürel kimlikten kaynaklanan bir sorun olduğu inkâr edilemez. Korkuyorlar aslında bu biraz da doğal.

Avrupa’dan bahsederken birçok Avrupa var diye bakmakta yarar var. Kültürel değerlerimize bakıyorlar aşırı sağcı ve tutucu kuşak Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılmasını istemiyor. Bu net ve bu konuda olan her olay üzerinde yankı yaratmaya çalışıyorlar. Siyasi çıkarları sol görüş ve özellikle genç kuşak daha pozitif önyargısız. Kapı biraz açık ama kapalı aslında.

Avrupa Birliği’ne girmemiz konusunu desteklemiştim. Hatta Le Monde da bu konuda yazılarım çıktı. Senelerdir Türkiye’nin AB’ye girmesinin avukatlığını yaptım ve yazılar yazdım. 2001 de yazdığım AB Basamaklarındaki Türkiye adlı kitabımda detaylı olarak bu süreci anlatmıştım.

AKP öncesi, 2014 te kesin olarak AB’ye gireceğimizi öngörmüştüm şu an 2022’de olması bile soru işareti. Bu konuda gidişat iyi değil. AB Türkiye’nin bir geleceği ve çok önemli. Eninde sonunda temenni ettiğim bir şey. Stratejik konumumuz göz ardı edilebilecek bir şey değil ve hepimiz biliyoruz ki demokrasi ve insan hakları açısından bu çok önemli. İnsani ilişkiler ve hukukta ekonomik yönden dış ticaret hacmi ekonomi kendi kendine yürütebilir fakat hiçbir ülke demokrasiyi bağımsız olarak yapamaz. Temennim eninde sonunda katılması.

Demokrasi de çok eksiklerimiz var. Bunu Avrupa’nın dış dinamiği ile telafi edebiliriz. AB’nin etkisiyle birçok reform yapılmıştı.  İslami meyil. Geleceği ne olabilir. Jeostratejik bakımdan her zaman vazgeçilemeyecek bir ülkeyiz. Tedirginlik içerisinde. Yani hiçbir zaman ülkenin teokratik bir İslam düzenine geçmesi mümkün değil diye düşünüyorum. İslam devleti olmasına batı müsaade edemez. Boğazlar, çıkar meselesi. Avrupa Türkiye. Türkiye’nin Osmanlı döneminden kalma batıya karşı bir birikimi açılımı. 1959’da Avrupa Birliği’ne adaylığını resmen bildirmişti.

Atatürk’ün reformları, geçmiş vardır bu tecrübe ve birikim diğer İslam ülkelerinde yok. Biz batı ile doğu arasında sıkışmış bir yerdeyiz. Her ne olursa olsun geleneksel olarak da doğuluyuz. Bu aslında kötü bir şey de değil. Kültürel bakımdan din kültürü açısından doğuluyuz. İnsanlara kıymet veren bu değerli bir şey ve önemli. Bu dayanışma Avrupa’da yok herkes kendi yağıyla kavrulur,  borç almak vermek yok, borç sadece bankalardan alınır. Bu dayanışma ve kültür bizim için bir zenginlik.

İnsan hakları ve demokrasiyi benimsemek, bu konuda çıtayı yükseltmek lazım. Sentez ve model teşkil etmek ve ortaya çıkan toplumsal yaşama tarzı önemli.

Yaşadığım tecrübeler doğrultusunda Fransa vatandaşıyım. 15 yıldan sonra vatandaş oldum. Türkiye de Türk vatandaşı olarak. Fransa’da bu kadar çok yaşamama rağmen ayrımcılık hissettiğim durumlar da oldu. Eşitlik ilkesi, herkese eşit muamele kanun önünde bir hastaneye gidildiğinde bir devlet dairesinde hayır. Fakat toplum içinde bunu hissedebiliyorsunuz. Fark ediyorlar. Bazen maruz kaldığım oldu fakat eğitimci olduğum için normal karşılıyorum.

İnsana özgü ırkçılık olmasa da başka bir ülkeden gelip belirli önemli noktalarda görev yapmak tabi ki negatif duygular yaratabiliyor üzerlerinde.

Okuduğunuz lise kolej veya özel bir okul muydu?

Hayır devlet lisesiydi. Antakya’ya her gittiğimde oraya uğrarım. O zamanki eğitim sistemi şimdikine göre çok daha iyiydi.

Mekânda Pink Floyd’un The Wall şarkısı çalıyordu. Sıra dışı bir profesörle eğitimden konuşuyorduk…

12 Eylül sonrasıydı üniversitelere yazdım. Doktoramı yapmıştım ve ülkeme hizmet vermek benim sorumluluğumdu. Mektupları arşivledim. Halen saklarım. O kaotik dönemde olumlu herhangi bir cevap alamadım ve ben de Fransa’da devam ettim.

Delikanlı dedi Bana;  Sizin ülkenizde darbeler bitmiyor, demokrasiyi bir türlü oturtamadınız şeklinde sitem etti. Oturmam için ısrar etti fakat sınava yetişeceğimi söyleyerek kalamayacağımı ilettim. Saygıyla her ikisinin de elini sıktıktan sonra yanlarından ayrıldım. Unutmadığım bir anı.

Fransa’nın kültürel zenginliği tartışılmaz bilirsiniz, Fransız devrimi Russo’lar, Hugo, Sartre, daha niceleri. Türkiye’de de bugünler geçecek. Demokrasiye dönüş olacak elbette fakat iktidara geldikten sonraki süreçte de bir planlama olması çok önemli. Bu süreçte her türlü desteği vermeye açığım. Benim için makam, mevki vb. hiçbir şey önemli değil, yazılarımla herhangi bir fark yaratabiliyorsam bu bana yetiyor…

Fransa’nın yakın dönem politik tarihinden (Makron dönemine) her ne kadar farklı dinamikler geçerli olsa da örnek olacak çok şey var. Fransa’da 1970’den sonra sağcılar vardı. Solda 2 cephe vardı. 81-95 e Mitterrand Shirac,

Saraybosna Üniversitesi’nde de konferanslar vermişsiniz…

Çalıştığım eğitim danışmanlık firması vasıtasıyla birçok üniversitede konferanslar ve dersler vermeye devam ediyoruz. Bir dönem yine Galatasaray üniversitesinde bir akademik yıl için kalmak için geldiğimde yılın sonunda O zaman Erdoğan Teziç; ‘’Hocam öğrenciler sizi istiyor, ben değil.’’ dekan idi. Bir dönem için gelmiştim. Beş yıl kaldım. Keza Ukrayna’da da aynı şekilde derslerim oldu. Matematik evrensel bir dil.

Antakya Çekmece o zaman köydü şimdi ilçe olmuş. Köy enstitüsü mezunlarından öğretmen Mehmet Gülmez okulun müdürüydü.

Antakya’nın kozmopolitliği, her türlü kültüre kucak açmışlığı ve hoşgörüsü bugünkü sistemin oturtulmasında zaten engel.

Taksim meydanı kilisenin önü açılsa, bir yanda Antakya’yı hatırlatmıyor mu?

– Evet, hatırlatıyor fakat meydanda cami olması konusuna pek sıcak bakamıyorum. Mutedil Demokratik kültür, toplum değişti.

Fransa’da veya diğer Avrupa ülkelerinde ırkçılık, ayrımcılık var mı?

Yani aslında abartıldığı kadar değil çünkü Fransız ihtilalini yapmış, bu uğruda demokrasi için bedeller ödemiş bir ülke ve halktan bahsediyoruz. Hugo, yakın döneme gelirsek Sartre ve daha niceleri. Kültürüyle zaten dünyaya örnek olan bir ülke.

Almanları ele alacak olursak Nazi dönemi zaten bir utanç teknolojideki üstünlük zaten önemli fakat hayır bu mümkün değil.

Tüm bu ülkeler bu süreçlerden geçti fakat ülkemizde biraz tepeden inme biraz daha hazır hale gelince laiklik, demokrasi hazmedilmesi de zor oldu yani zaten okuma yazma oranının son derece düşük olduğu neredeyse yüzde bir olan bir ülkenin geçmişinin bir gecede yok edilmesi gibi spekülasyonların doğruluğu söz konusu dahi edilemez.

Öğretim üyeleri zaten atılma korkusu, sesini çıkaramayan bir toplum. Hala uyuyor bizim insanlarımız. Uyanmadı.

Evlendim. Üç tane kızım var. Üçü de Fransa’da yaşıyor.

Ukrayna’da neler oluyor biraz bahseder misiniz?

Sonuçta bu yüzyılda insanlığa sığmayan bir şeyler oluyor. Ego güç sarhoşluğu, bir insanın bile ölümü haklı olamaz. Slav kültüründen kaynaklanan bir şey.100.000’e yakın ölümün olduğu hiçbir şey haklı olamaz.

Mağdur ve mazlum Ukrayna halkı saldırı ve işgal altında acılı saatler yaşarken, işgalin siyasi, diplomatik, askerî, hukuki vb. boyutlarının ekranları dolduran irili ufaklı uzmanlar jeopolitik, jeostrateji, NATO’nun çevrelemesi, Rusya’nın emperyal hevesleri gibi koca koca laflarla, değerli düşüncelerini biz sıradan fanilerle paylaşırlarken, arkalarındaki görüntülere yansıyan insanlık trajedisi. Yağan bombaların, metrolarda doğan bebeklerin, ailelerini terk etmek zorunda kalan babaların, annelerin, başlarına ne geldiğini anlayamayan çocukların gözleri önünde, sanki uluslararası bir turnuvada satranç maçı yapılıyormuş gibi konuşuyorlar. Hamleleri öngörmeye, karşı hamleleri değerlendirmeye çalışıyor, hatta taraf tutuyor, şu haklı, bu haklı diyorlar. Onları izlerken yaşanan trajedinin farkındalar mı acaba

İşin en dramatik tarafı, insanoğlunun içindeki zulüm eğilimi ile bilimin ürettiği teknolojik vahşi silah gücünün birleşmesinden doğan tehlikeyi önlemenin, ondan daha büyük ve daha yıkıcı bir güçten başka bir yolunun bulunmayışı.

Elemle görüyoruz ki bir zalim, pençesinden daha yeni kurtulmuş bulunan masum bir halka tekrar saldırırken, 21’inci yüzyılın üçüncü on yılında bilim ve teknolojide bu kadar gelişmiş olan insanlık dünyamız, o zalimi durduracak güçte ve değerde kansız bir insanî ve ahlâkî yol üretememiş. O yüzden de dünyamız, her yıl dünyada en çok kan döken/döktüren başka bir soyguncu güçten Ukrayna işgalini durdurması için yardım beklemekte. Çağdaş uygarlığın insanlığı getirdi son nokta! Bu da küresel utanç!

Bu savaşı tetikleyen gelişmeler nelerdir? Arka planda neler var?

1991 yılında Sovyetler Birliği dağıldı, tek kutuplu bir dünya düzeni oluştu, ABD giderek dünyanın tek egemeni durumuna geldi. Avrupa’da eski Varşova Paktı üyeleri (Romanya, Polonya, Çekoslovakya ve Bulgaristan) NATO’ya üye olarak kabul edildi. Üçüncü dünya düşüncesinin ileri ülkesi Yugoslavya dört parçaya bölündü. Yetmedi, NATO’nun 2008’deki Bükreş toplantısında Gürcistan ve Ukrayna’nın da NATO’ya üye olma istemlerinin olumlu karşılanmasına karar verildi.

Sovyetlerin dağılması sonrası Rusya bir askeri çerçeveye alınmak isteniyordu. ABD ve NATO, Rusya’ya karşı bir kuşatma politikası izliyor, özellikle Karadeniz’de denetimi ele geçirip Karadeniz’i bir NATO kapalı denizi durumuna sokma çabası içine giriyordu. ABD Savunma Bakanı L. Austin, daha birkaç ay önce Karadeniz, NATO’nun Doğu kanadıdır ve Karadeniz’in güvenliği ABD’nin ulusal çıkarıdır demişti.

Bu tabloyu analiz etmeden, neden sonuç ilişkisi kurmadan, otuz yılı görmeyip sadece 24 Şubat 2022 sabahına bakarak “Rusya saldırdı” sonucu çıkarmak, bir saptama değil, anın fotoğrafıdır dolayısıyla bu tablo analiz edildiğinde, Ukrayna’nın bir sonuç, ABD’nin NATO’yu genişletme stratejisi ise nedenidir.

Nato kuşatmasına karşı Rusya’nın tutumu ise ABD/NATO’nun 30 yıldır sürdürdüğü büyük kuşatmaya karşı, etrafı sarılmış, boğazına yapışılmış birinin, büyük bedel ödememek için yumruk atmasıdır… Stratejik hedef: ABD/NATO’yu güvenlik garantileri vermeye mecbur etmek stratejik hedefi ile.

Bu garantilerin başında Ukrayna’nın NATO’ya üye alınmayacağı konusu var. Yumruğu yiyenin (Ukrayna) alması gereken ders, mahallenin kabadayısı (ABD) adına neden komşusunu kuşattığını ve boğazına sarıldığını sorgulamaktır.

Tablonun bu gerçeğine aktif müdahale edecek siyasal tutumlar almadan, salt savaşa hayır diyerek pasif bir konumda kalmak, insani görünse de sonuç değiştirici değildir. Pasif savaşa hayır tutumunun, sloganın kapsadığı içeriği kazanması, ancak ABD’ye/NATO’ya hayır tutumuyla mümkündür. 1945 yılından bu yana dünyamızdaki askeri saldırganlıkların yüzde 81’i doğrudan Amerikan saldırganlığıdır.

Evet, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali kabul edilemez ama Karadeniz’in bir Ameri-kan gölü haline gelmesi de kabul edilemez. NATO’nun varlığını sürekli genişletmesi bir savaş riskidir. Savaş istemeyenin mücadele etmek zorunda olduğu, asıl budur. Hümanizm bunu gerektirir.

Bu konuda batının tavrı ne oldu, nasıl olmalı?

Rusya’nın eylemli savaş hareketine karşı ABD, Avrupa ve NATO ülkeleri sıcak bir çatışmadan kaçınıyor, ekonomik yaptırımlar üzerinde duruyorlar.  Görülmemiş bir izolasyon, dışlama ve köşeye sıkıştırma politikası her sahada uygulanıyor. Ukrayna’nın yanında, savaş hariç ne yapılabilecekse yapılıyor. Hatta AB üyesi birçok ülke savaş halinde silah yardımı yapmama kuralını bozarak Ukrayna’ya silah gönderiyor.  (Almanya Ukrayna’ya 1.000 tanksavar ve 500 Stinger füze göndereceğini; ABD Ukrayna’ya hafif silah ve tanksavar yardımı yapacağını açıklamıştı, ABD, Ukrayna işgalinin NATO ülkelerine de sıçrayacak bir genişleme göstermesi olasılığına karşı Avrupa’ya takviye birlikleri göndermeye başlamıştır.

26 Şubat 2022’de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısını kınayan ve Ukrayna’ya karşı güç kullanmayı derhal durdurmasını öngören karar tasarısı, Rusya’nın vetosuyla önlendi. Bu durum, Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın 15 üyeli Güvenlik Konseyi’nin usule ilişkin olmayan konularda dokuz üyenin olumlu oyu ile alınan kararlarında beş sürekli üye Çin, Fransa, SSCB, Birleşik Krallık ve ABD’nin olumlu oyunu arayan, dolayısıyla onlara veto hakkı tanıyan 27. maddesinin 3. fıkrası, barışın tehdidi, bozulması ve saldırı eyleminin bir sürekli üye tarafından gerçekleştirilmesi durumunda sistemin işlemediğini, işlemeyeceğini gösteren en yeni örnektir.

Tüm bunlar olurken Putin amaçlarının işgal olmadığını, hedeflere ulaşılınca savaşı bırakacağını ve işgal ettiği topraklardan geri çekileceğini açıklayarak ateşkes ve barış yolunu açık tutmuş oluyor.

Ukrayna’nın işgali konusunda Putin’in bu amansız savaştan geri adım atma ihtimali sıfıra yakın görünüyor. Öte yandan, Ukrayna tahminlerin ötesinde bir direniş ortaya koydu. Putin’in varlığını reddettiği Ukrayna ulusu bir bakıma, bu savaşla birlikte adeta yeniden doğdu.

Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, ateşkesin bir an önce sağlanmasını istiyor. Al Jazeera’ya konuşmasında, “Şu anda bitirmeye çalıştığımız krizin sona ermesinin ardından Ukraynalılar gelecekte nasıl yaşayacaklarına kendileri karar vermeliler. Bu, şu anda siyasi çevrelerde görüşülüyor. Ben bu tartışmalara katılmıyorum. Biz kesinlikle bunun Ukrayna’da yaşayan tüm halkların görüşü olması gerektiği gerçeği üzerinden hareket ediyoruz” dedi.

Putin’in Ukrayna saldırısının çok büyük bir insanlık trajedisiyle süregelme ihtimali yüksek. Savaşın, Putin’in attığı çılgınca adımdan geri dönemezliği nedeniyle ve Ukrayna’nın umulmadık bir kahramanlık ortaya koyarak direnmesi sayesinde çok uzun sürebilir de…

Bu konuda Türkiye’nin tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Rusya ve Ukrayna, gerek güvenlik, gerekse ekonomik yönden ülkemiz için çok önemli iki komşudur. Ayrıca Ukrayna savaşının uzaması, Türkiye üzerindeki yaptırımlara katılma baskısının artmasına da yol açabilir. Türkiye’nin bunu dikkate alarak geleceğini planlaması, uzun vadeli bakması gerekiyor. Erdoğan’ın “Ukrayna’yı AB’ye alma gayretlerini güzel bir gelişme. Ama AB üyelerine diyorum ki, acaba Türkiye’yi niçin AB’ye almakta tereddüt ediyorsunuz veya almıyorsunuz? Ukrayna’da yaşanan Rus saldırısı, Türkiye’nin NATO içindeki önemini de artırmış görünüyor. Bu durum AB’ye tam üyeliği zorlamak için yeni bir fırsat kapısı aralayabilir. Ancak bu fırsatın önündeki en büyük engelin AK Parti hükümetinin iç politika saikleriyle oluşturduğu Batı karşıtı retorik olduğunu söylemek mümkün.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın izlediği politikalarda yaptığı keskin dönüşler iç kamuoyunda, özellikle de AK Parti seçmenleri açısından anlayışla karşılansa da iş dış politikaya geldiğinde, keskin dönüş ve yeni söylemlerin Avrupa ile AK Parti hükümeti arasında oluşmuş güvensizliği kısa sürede ortadan kaldırılması zor.

Batı’nın suçlarını ve Türkiye’ye karşı yaptığı haksızlıkları eleştirmek başka ve elbette gerekli, fakat Avrupa’yı “Haçlı ittifakı” diye nitelemek, “siz kendi yolunuza, biz kendi yolumuza” diyerek ayrı yollarda olma vurgusunu yapmak başkadır. Hele de ekonomide Batı kaynaklı yatırımların da katkısıyla iyi gittiği dönemlerde “Avrupa Birliğine ihtiyacımız kalmadı” diye konuşmak, sonra da “geleceğinizi Avrupa’da görüyoruz” demek başkadır.

Çıkış yolu uzlaşma masasına oturmak…

Bugün dünya yeni bir paylaşım savaşının eşiğinde. Egosu şişik liderler, umarız kendilerini değil, çocukları, kadınları, insanı/insanlığı, doğayı düşünürler de savaş kışkırtıcılığından vazgeçer, doğru olanı yaparlar. Savaşa hayır derler. Barışı korurlar.

Rusya’nın bu ilerleyişini durdurmanın iki yolu var; Birincisi, Batı’nın aynı şiddetle sıcak savaşa girmesidir ki bu çılgınlık olur. Aslında dünya kamuoyu da bunu kabul etmiyor.  İkinci yol, Rusya ile uzlaşma masasına oturmaktır.

Bu durumda Rusya’nın Ukrayna, Kırım ve Dombay bölgesiyle ilgili görüşleri kabul edilecektir. Rusya, Ukrayna’da işgal ettiği topraklardan geri çekilecektir. Böylece Batı dünyası diplomatik bir başarı kazanmış olacak, Ukrayna’nın NATO’ya alınması bu durumda ertelenecektir (Zaten Ukrayna, Batı’nın ipine tutunarak NATO’ya girmenin sakat bir iş olduğunu da anladı.)

Putin’in amacı Ukrayna’nın tümünü işgal etmek yerine Kiev’de Rusya yanlısı bir hükümet değişikliğini sağlamak. Bu çatışmaların sonucu Kiev’de Zelenski hükümetinin istifa eder ve yerine Moskova yanlısı bir hükümet gelirse Rusya için ikinci bir önemli başarı sağlanmış olacak.

Rusya ile masaya oturulduğunda, ülkeyi bölme, iradesini denetim altına alma, yönetimi değiştirme gibi bir sonuç alırsa, eski Sovyet nüfuz alanındaki ülkelerin tehdit algısı açısından Batı’nın yaptırımlarının hiçbir anlamı kalmayacak. Putin Bush’un önleyici vuruş doktrinini uyguluyor, Biden da silahsız kuşatma ile karşılık veriyor. Bakalım satranç nasıl sonuçlanacak?

Korona konusuna nasıl bakıyorsunuz, komplo mu yoksa salgın mıydı?

Salgındı. Ben de beş kez aşı oldum. Aşıya karşı mesafeli yaklaşanlar, hiç yaptırmayanlar da oldu.

Su gibi akan ve doyamadığımız sohbet saatlerce akıp gitti. Bu samimi, bilgili, mütevazı insana doyamadık.

İzin isteyip, kalktığımızda hava kararmıştı. Taksim, Beyoğlu, Galata kalabalık bir pazar akşamı yaşıyordu. Biz kafamız hocamızın anlattıklarıyla dolu Karaköy’e kadar hiç konuşmadan indik.

Sevgi ve Saygılarımızla,

Nurhan Özgel

http://tanvakti.com

 

reklam