reklam
reklam
DOLAR32,2053% -0.22
EURO35,1156% -0.22
STERLIN41,0337% -0.05
FRANG35,4067% -0.62
ALTIN2.500,70% 1,40
BITCOIN66.896,770.947
reklam
Nurhan ÖzgelTÜM YAZILARI

Kahramanlar ve Yazarlar

Yayınlanma Tarihi : Güncelleme Tarihi : Google News
Kahramanlar ve Yazarlar
reklam

Kahramanlar ve Yazarlar

Sorel-Raskolnikov-Samsa/Stendhal-Dostoyevski-Kafka

Edebiyata damgasını vurmuş ve okuyan herkesi derinden etkilemiş üç roman karakteri. Karakter demek yeterli değil her biri birer kahraman. Hepsi şüphesiz bir case konusu. Julien Sorel, Raskolnikov ve Gregor Samsa.

Üniversite birinci sınıfta okumuştum Kızıl ve Kara’yı, Suç ve Cezayı  ondan hemen sonra. Gregor Samsa ile biraz geç tanıştım.  Her zaman saygıyla yaklaşsam da çevremden çok karamsar olduğunu duyduğum için biraz mesafeli duruyordum Kafka’ya. toyluk işte. Sonuçta edebiyat ya da ilk başta hep edebiyat ve edebi metinlerin lezzeti her cümlede daha fazla sorgulama ve entelektüel gelişime katkı alanında manifest niteliğini de taşıyor elbette.

Julien Sorel beni çok etkilemişti. Raskolnikov’la tanışmama ramak vardı. Raskolnikov’u tanıyıp okuduktan sonra aylarca etkisinden çıkamamış, farklı bir dünyada içimde yarattığı duygular, öfke, bir şey yapamamanın çaresizliği değil de iç yangısı, sorgulama, hesaplaşmalar ile metamorfoz geçirir gibi dolaşmıştım uzun süre ve çevremdekilerle de paylaşmıştım bende yarattığı etkiyi…

Ah neden tam kurtuluyordu teslim oldu, zaten haklıydı, tefeciyi öldürmekten başka çaresi yoktu. Oysa bireysel mücadele ile hangi insan başarıya ulaşmıştı ki. Düzenin çarkları arasında eriyip gidecekti doğal olarak ve en kolayına, vicdanının onu rahatsız eden sesine yenilip ilahi bir dünyada yıkayacaktı ruhunun kirlenmişliğini kendine göre. Ona en yakın davranan insana da artık karşı koyamayıp…

Sorel, parlak bir genç, hayata müthiş bir başlangıç yapıyor. Sorgulamaları bir anlamda Raskolnikov’la aynı. Kendini parçalayacak şekilde hesaplaşma ve en parlak dönemden düşüş. Aşk kararsızlık, ihanet, ceza. Gerçek aşkına dönme isteği, seçim ve yine düşüş…

Kızıl ve Kara, Suç ve Ceza, Dönüşüm üçü de klasik eserlerin seçkin örneklerinden. Klasikler, her okuduğumuzda yeni şeyler bulabileceğimiz  benzersiz kitaplar. Hele de okuyanla kişisel bir ilişki kurduğunda etkisi daha da belirleyicidir ki bu da klasik olmasının asıl işlevidir. ruhumuzda kıvılcım çakmazsa yapacak bir şey yok.  Klasikleri görev duygusu ya da saygı nedeniyle değil, yalnızca sevgimizden ötürü okuruz.

”Klasikler, gerek unutulmazlıklarıyla varlıklarını duyurduklarında, gerek kolektif ya da bireysel bilinçdışı kılığına bürünüp belleğin katmanları arasında gizlendiklerinde, özel bir etki gösteren kitaplardır.  Bir klasik, sürekli olarak kendisi hakkında bir eleştirel söylemler bütününü tahrik eden, ama hep onları silkeleyip üzerinden atan bir yapıttır. Bir klasiği okuma, ona ilişkin daha önceki imgemizle bağlantılı olarak bizde belli bir şaşkınlık yaratmalıdır.” Calvino

Kafka tüm eserlerinde bu şaşırtma olayını layıkıyla gerçekleştiriyor. Doğal olarak Raskolnikov da ve biraz farklı bir biçimde biçimlenmiş gibi görünse de derine inildiğinde Julien Sorel de…

Dünya edebiyatını etkileyen yazarlar dehaları yanında yaşamlarıyla,  eserleriyle tüm okuyucuları etkilemeye devam ediyor ve edecek kuşkusuz.

Julien Sorel (Kızıl ve Kara/Stendhal)

 ”Öncelikle Stendhal’i severim, çünkü yalnızca onda bireysel ahlaki gerilim, tarihsel gerilim, yaşam atılımı bir bütün oluşturur: Romanın çizgisel gerilimidir bu.” Calvino

1783’te Fransa’da doğan Marie-Henrie Beyle (Stendhal) Kırmızı ve Siyah adlı eseriyle realizm akımının etkili bir örneğini okuyucuya sunan büyüleyici bir yazardır.

Stendhal’ın yazdıkları bugün de etkisini sürdürmekte. Stendhal kahramanının karakteristik özelliği, karakterin çizgiselliği, istencin sürekliliği ve benliğin iç çatışmalarını yaşamadaki tutarlılığıdır. Bütün bunlar bizi, nokta nokta, kesintili, zerreciklerden oluşmuş bir varoluşsal gerçeklik kavramının zıt kutbuna götürür.

Eserde Julien’in iç çatışmalarına tanık oluruz.  Stendhal kahramanlarının gidişi asla çizgisel değildir. Eylemlerinin gerçekleştiği sahne, düşlerindeki Napoleon savaşlarının yapıldığı alanlardan öyle uzaktır ki, potansiyel enerjilerini dışa vurmak için, içsel imgelerinin en karşıtı maskeye bürünmek zorunda kalırlar.

Julien rahip giysisine bürünüp kilise kariyerine girer. Kişisel tutkularını yaşarken bu somut öz bilinç, kadın karakterde (Madam de Renal) daha da belirgindir.

Stendhal’in romanlarında ortamlar atmosfer oluşturmak için değil, konumları belirlemek için kullanılır. Yerler, belli duyguların ve çatışmaların ortaya çıktığı anda kişilerin hareketleriyle tanımlanır. Stendhal, olayın geçtiği yerin kabataslak krokisini çizer. iç ortamlardan çok dış ortamları betimler. Stendhal bakışının şiirsel gücü, yalnızca coşku ve sevinçle açığa vurmaz kendini, olası tek gerçeklik olarak kabul etmek zorunda olduğunu hissettiği, hiçbir çekiciliği olmayan bir dünyanın yarattığı soğuk iticilikle kendini gösterir.

Stendhal’ın çıkış noktası, taşralı dar görüşlülüğün reddi, babasına duyduğu hınçtır. Büyük şehri arar. Olumlamak istediği değer, kendi özgüllüğünü, sınırlarını,  ortamın özgüllüğü ve sınırlarıyla ölçmekten kaynaklanan varoluşsal gerilimin değeridir.

”Fransız devriminden altı yıl önce doğan ve 48 devriminden altı yol sonra ölen Stendhal Julien Sorel’i yazdı ve aşılamadı.”
Bilim ve Edebiyat-Yalçın Küçük

Julien Sorel, hırslı bir gençtir. Fakat babası tarafından ezilir. Bu durum, onda dönemin aristokratlarına nefret dolu duygular beslemesine neden olur. Bir kilisenin papazından din dersleri alır. Daha sonra da ikamet ettiği şehrin başkanı Mösyö de Renal’in çocuklarına Latince dersleri verir, Evin hanımı Madam Re Renal ile aralarında yasak aşk başlar. Madame de Renal’e, üzerinde imzası bulunmayan mektuplar gelmeye başlayınca Julien artık oraya gidemez. Bu olaylardan sonra Julien, aristokrat bir topluluğa yazıcı görevi ile işe girer ve soyluları daha yakından tanıma olanağı bulur. Çalıştığı ailenin kızı Mathilda ile arasında duygusal bir bağ oluşur. Kendi sınıfından olmayan biri ile yaşadığı aşk kavuşmalarına engel olsa da Mathilda’nın babası, kızının mutluluğu için evlenmelerini kabul etse de Madam Renal’dan aldığı bilgi doğrultusunda evliliğe karşı çıkar. Bu durumdan eski sevgilisini sorumlu tutan Julien, Madame de Renal’i tabancası ile yaralar ve hapse girer. Hapisteyken asıl aşkının Madame de Renal olduğunu anlar. İdama mahkum edilen Julien’in durumuna dayanamayan Madame de Renal yataklara düşer ve ölür.

Yazar eserinde toplumun yaşantısını ele alarak, köklü bir değişim olması gerektiğini vurgulamıştır.

”Yüzüme bir maske takacağım ve ismimi değiştireceğim ve bunu severek, isteyerek yapacağım.”

Stendhal, ortada belli bir sebep olmaksızın, yalnızca kendini ilginç göstermek ve gerçek kimliğini gizlemek için yalan söylemekten hoşlanır. Yalana ve entrikaya tutkulu bir sevgi duyar. Onun gibi dünyaya kendisi hakkında bunca gerçeği itiraf edebilmiş olan çok az insan vardır.

Stendhal, yalan sevgisinde olduğu kadar, gerçek sevgisinde de aynı cesareti göstermiştir. İnsanı şaşırtan, çoğu zaman ürküten ve hiçbir dizgin tanımayan bir açık sözlülükle, başkalarının kendi bilinçlerinin eşiğine varır varmaz susmaya veya örtbas etmeye çalışacakları en mahrem yaşantılarından bazılarını ve kendisi üzerinde yapmış olduğu bazı gözlemleri cesaretle herkese bildirmiştir. Utanç duygusu yüzünden, en acımasız işkencelerin bile çoğu kere insanların ağzından söküp alamayacağı her çeşit itirafı, hür bir şekilde ve titiz bir gerçek saygısı ile yapar. Yazar, sosyal ahlakın bütün engellerini olağanüstü bir kolaylıkla aşmış, içimizdeki yargıcın bize koymuş olduğu her türlü sınırın ve engelin ötesine geçebilmiştir.

Psikolog olarak doğduğu için, ağır adımlarla ilerleyen bilimin önüne geçen cesareti, ona birdenbire bir sıçrama yaptırmış, ve bu sıçrayışta gözlemlerinden başka hiçbir laboratuvar kullanmamış, bilinmeyene ulaşmakta hiçbir katı teoriden destek almamıştır. Biricik aracı, keskin bir merak duygusudur ve eserini değerli kılan şey de, gerçeği söylemek için gösterdiği o çelik gibi cesaretidir. Duygularını dikkatle gözlemekte ve hissettiklerini açıkça ve küstahça dile getirmektedir: Kendine güveni ne kadar pervasızsa, o da o kadar rahattır, ne derece mahrem konularla ilgiliyse, o da o derece tutkuludur. En zor itiraflarını, cinsel azaplarını, kadınların yanındaki başarısızlığını, sınırsız gururunun karşılaştığı bozgunları, titizlikle okuyucunun önüne serer. Kendisinden önce hiç kimsenin açıklamaya cesaret edemediği bazı mahrem sırları soğukkanlılıkla itiraf eder.

Stendhal’ın önemi ve değeri, psikolojinin en değerli buluşlarından birkaçını, bencil ve soğuk zekasının berrak kristali içerisinde sonsuza dek kalacak şekilde yerleştirmekten ve onları gelecek nesiller için saklamaktan kaynaklanır.

Yazar, gerçeği keşfetmedeki ustalığını, yalan söyleme tekniğine borçludur. Gerçekten de, ancak ne kadar kolay yalan söylediğini ve bir duygunun daha kalpten dudaklara çıkarken nasıl bir hızla kılık değiştirdiğini, sahte bir görünüş aldığını defalarca kendisinde fark etmiştir. Yalnızca bu sahte görünüşlere ve gösterişlere alışmış olan biri yalan söylememek için çok dikkatli olmak gerektiğini bilebilir.

Kendi duygularını gözlemek, bilinçaltına sığınmadan önce ya da başka bir kılık altında kendilerini gizlemeden önce onları kağıda dökmek, bu usta ve tutkulu gerçek avcısının özel zevki buydu. Bunun nadir olarak ele geçtiğini ve son derece değerli olduğunu bilecek kadar zekiydi. İlginçtir ki pek az insan, hayatı boyunca gerçeğe onun kadar saygı göstermiştir.

Gerçeğe yaklaşabilmek için sessiz adımlarla yürümek gerekir, yumuşak ve hafif ellere ve karanlıkları delip geçmeye alışık olan gözlere sahip olmak gerekir ve her şeyden önce meraklı bir insan, tutkulu bir araştırıcı ve gözlemci olmak gerekir ve bu tutku, zekanın egemen olduğu bir tutku olmalı ve ruhun kanatlarıyla desteklenmelidir.

Yani kendi deyimiyle ruhun karanlık duvarlarını ve sinirlerin karmaşık ağını en küçük ayrıntısına varıncaya kadar yoklama ve deşme cesaretini göstermek gerekir. Ancak bu şekilde bazen çok küçük ama özlü buluşlara ulaşılabilir. En aşağı dereceden ama kesin gerçekleri, basit zekaların kendi teorilerinin boş kafesi içerisine hapsettiklerini sandıkları, sistemlerin o büyük mezarı içerisinde etrafını duvarla ördüklerine inandıkları o hiçbir zaman ele geçmeyen ve erişilmeyen gerçeğin küçük parçalarını ve bölümlerini yakalamak ancak bu şekilde mümkündür.

Yani Stendhal, gerçeğe çok daha fazla değer vermiştir fakat bunu açığa vurmadığı gibi, göklere çıkarmaktan da kaçınmıştır. Onun için önemli olan tek şey, kendine karşı açık yürekli ve içten olmaktı. Başkalarına yalan söylemesindeki küstahlığı da buradan kaynaklanıyordu. Bencil ve tutkulu bir şekilde kendi kendini tahlil eden bu adam, çevresindekilere bir şeyler öğretme ve onlara kendisiyle ilgili bilgiler verme gereğini duymamıştır.

Başkalarını yanıltmak, onun için, zevk kaynağı olmuş, kendine karşı dürüst olmak ise sonsuza kadar sürecek gerçek bir tutku halini almıştır. Kendisini insanlardan daha fazla uzaklaştırabilmek için, bilerek ve isteyerek çağına karşı çıkmakta ve tıpkı kahramanı Julien gibi bütün toplumla savaş halinde yaşamaktadır.

”Artık sürüden bir hayvan değilim, demek ki bir hiçim.”

İnsanların gözünde bir hiç olmayı tercih eder. Onların sınıflarıyla, meslekleriyle, vatanları veya soylarıyla hiçbir bakımdan uyuşamadığı için mutludur.  Ona göre arkada kalmak iyidir. İnsanlardan uzak durmak, yalnız kalmak daha iyidir ve Stendhal, hür kalmayı, kendini her türlü etkiden ve baskıdan kurtarmayı, dahilere yaraşır şekilde bilmiştir. Bazen ihtiyaç yüzünden herhangi bir görevi kabul etmek ya da sırtına bir üniforma geçirmek zorunda kaldıysa, kendinden verdiği şey, ancak ekmeğini kazandığı bu işi elden kaçırmamak için gerekenin en azı olmuştur,

Stendhal’cı özün temsil ettiği olağanüstü unsurun kimyasal analizi, özelliklerini bozulmadan ve canlı bir biçimde saklama isteği varlığının tek ve gerçek hedefi olmuştur. Kişiliğe ağırlık veren dünya görüşünü, hayat karşısında takındığı tavırdan kaynaklanan ve pek de normal olmayan böylesine bir kendini sevme davranışını hiçbir zaman inkar etmemiştir. Tersine, kendini dünyanın merkezi olarak görmesiyle övünmektedir ve böbürlenerek, meydan okuyarak buna Egotizm (ben’cilik) adını vermiştir. Ben’ciliği, egoizm’le (bencillik) karıştırmamaya dikkat etmek gerekir. Bencillik, başkasına ait şeyleri hiçbir kural tanımadan kendine mal etmek ister. Kötü yüreklidir, doymak bilmez ve birtakım düşünce zevkleri olduğu zaman bile bayağı duygularının kabalığından kendini kurtaramaz.

Stendhal, kimseden bir şey almak istemez. Soylulara yakışan bir küçük görme ile, parayı para hırsı olanlara, mevkileri haris insanlara, madalya ve kurdeleleri her ne pahasına olursa olsun başarı kazanmak isteyenlere ve şöhretin sabun köpüğü gibi çarçabuk sönen baloncuklarını edebiyat adamlarına bırakır, varsın bunlarla mutlu olsunlar! Sahte parıltılara duydukları aşkla köle gibi yerlere eğilenleri ya da onlara doğru atılanları, kendilerini bazı unvanlarla süsleyenleri, birtakım nişanlarla bezeyenleri, dünyayı diledikleri gibi yönettiklerine kesinlikle inanarak, küçük ve büyük gruplar kuranları küçümseyen bir gülümsemeyle tepeden tırnağa süzer, hepsi sizin olsun! der alaylı bir şekilde, en ufak bir kıskançlık, en küçük bir haset duymaksızın. Ne bulurlarsa ceplerine tıkıştırsınlar, işkembelerini doldursunlar!

Başkaları umurumda değil!

Julien’in bu cümlesi, ben’ci Stendhal’a da uygun düşer.

Julien, azarlanarak, hırpalanarak büyümüş bir köylü çocuğudur. Soğuk bir yüzyılın içerisine aynı ateşli ve sınırsız idealizmle adımını atar. Napoleon’a, kahramanlığa, büyüklüğe ve hürriyete tutkundur.  Aşırı duyarlı oluşu nedeniyle gerçek hayatın verebileceğinden daha yüksek, daha manevi, göklere doğru kanat açma imkanını veren bir hayata ulaşmaya çalışmaktadır. Kalbi, karmakarışıktır, bakirdir; kadınlara karşı açığa vurulmamış tutkularla ve hayatın yavanlığının ve maddiliğinin henüz soğutamadığı bir gençlik romantizmi ile doludur. Buz gibi ve düşman bir toplumun ortasında, insanın kalbindeki ateşi saklaması, aşklarını inkar etmesi, gerçek tabiatını gizlemesi gerektiğini büyük bir acı ile fark ettiği zaman, uyanışı da çok acı olur. İçtenlikle yaptığı atılımlar, paradan başka bir şey düşünmeyen bir çağın bayağılığına, başkalarının burjuvalara özgü korkusuna ve adiliğine çarparak kırılmıştır. Yavaş yavaş düşmanlarının kurnazlıklarını, küçük gizli tertipler yapma sanatını, ustaca hesapları, entrika bilimini öğrenmeye başlar ve bozuk ahlaklılar, yalancılar arasında sosyete adamı olup çıkar ve soğuklaşır ya da daha da kötüsü, keskin zekalı, tıpkı yaşlanan Stendhal gibi mantıklı ve bencil bir hale gelir. Kısacası gerçekle uzlaşır ve gerçek manevi alandan ve saf idealizmden itildiğini hissetmiş olmanın acısını duyar duymaz gerçeğe uyum sağlar.

İşte elli yaşına gelmiş olan Henri Beyle, kalbi hala göğsünde çarpan o eski sıkılgan ve ateşli, inançla dolu ve çekingen genç adamın adına yirmi yaşındaki hayatını yeni bir tutkuyla tekrar yaşamak için yazmıştır bu romanı. Bilgili, soğuk ve tuttuğu yolun yanlış olduğunu anlayıp hayal kırıklığına uğramış bir ruhla, bu romanda kalbinin gençliğini anlatır. Gerçeği açıkça gören bir sanatçı olarak, hayatın ilk yıllarının o sonsuz romantizmini burada dile getirir.

Gençliği heyecanlandıran o yüce kargaşalık, onun romanlarında, olgun bir adamın zekasının parlaklığıyla anlatılır.  Yazarın aklı ile kalbi arasındaki, gerçekçilikle hayal gücü arasındaki o ölesiye savaş, insanların hafızasında belli bir sonuca bağlanmaktadır. Bu kahramanın yaratıcısı, kendi tabiatında romantik olan her ne varsa, buraya aktararak filizlenmesine imkan vermiştir.

Kızıl ve Kara; hayatın, genç bir adamı sonunda ne hale getirdiğini, her bakımdan coşkun ve heyecanlı olan delikanlının nasıl yavaş yavaş her şeyden bıktığını ve aklını başına topladığını göstermektedir.

Kahramanlık ateşi sönmüştür, bir amaca ulaşmak için izlenen akıllıca yollar ve pratik çareler, o büyüleyici yarı sarhoşluk haline dönüşmüştür. Gençlik yıllarındaki tutku yerini soğuk bir aşka bırakmıştır.

Fakat yine de ipleri başkalarının elinde olan kuklalardan hoşlanmaz. insanları çok yakından tanıdığı, zayıflıklarını ve kusurlarını çok iyi bildiği için hor görür. Şüphesiz güzelliğe ve kahramanlığa hala değer verir ama yalnızca değer verir.  Sürekli olarak hayal kuran, ama hiçbir hayalini gerçekleştiremeyen gençliğin karanlık, bulanık ve beceriksiz coşkusuna yeniden ulaşabilmek için, bütün başarılarından seve seve vazgeçmeye hazırdır. Böylece yazarın destansı üslubu içerisinde, hayal kurmaktan hiçbir şekilde vazgeçmeyen bir insanın acı hüznü, hayal kırıklığına uğramış birinin zehir gibi acı alayı ile yer değiştirir.

Stendhal, gerçek dünyayı nasıl kinle anlatıyorsa, hayal dünyasını, ideal dünyayı da kendi tutkusunun canlı ateşiyle anlatır. Hem gerçek bir kafa, hem de gerçek bir kalp adamı olarak. Ama Stendhal’ın romanlarına bu özel değeri ve güzelliği veren şey, hayatın geç yıllarında yazılmış eserler olması, hala taze olan hatıralardan ve yaratıcı hayallerden oluşması, duygu bakımından genç, düşünce bakımından belirgin bir şekilde üstün olmasıdır. Bir tutkunun güzelliği ve anlamı ancak aradan belli bir zaman geçtikten sonra yaratıcı bir şekilde açıklanabilir. Tutkunun şiddetli heyecanları içerisinde bulunan bir insan, ince ayrımları fark edemez. Duygusunun kaynağını ve sınırlarını bilemez. Coşkularını taşkın bir lirizmle anlatsa da onları açık seçik şekilde yorumlamak ve açıklamak elinden gelmez.

Gerçek bir tahlil, tutkuyu aşmış olmayı, her zaman açık ve seçik bir şekilde görmeyi, serinkanlılığı ve uyanık bir düşünceyi gerektirir ve aradan uzun bir zaman geçmesini ve yazarın kaleminin çok güçlü olmasını zorunlu kılar.

İşte Stendhal’ın romanları bu iç ve dış şartları olağanüstü şekilde birleştirmektedir; kendi duygularını bilen usta bir sanatçıdır. Stendhal için romanın en çekici, en hoş yanı, iç dünyayı yeniden yaşadığı tutkusunun içini gözleyebilmektir. Dış olaylar ve roman tekniği onun için önemli değildir ve o bunu çoğunlukla hiçbir hazırlık yapmadan  gerçekleştirir

Eserlerinin sanat gücü ve heyecan verici bir büyüklüğe ulaşması, yalnızca içteki dalgalanmalar sayesinde mümkündür. En güzel sayfalar onun ruhunun varlığını sezdiğimiz bölümlerdir. En yüceleri, bu çekingen ve gizli ruhunu, kahramanlarının sözlerine ve hareketlerine döktüğü, kendi çatışmalarını kahramanlarına aktardığı sayfalardır. Ruhun coşkunluğunun gerçeğin yavanlığı karşısında hiç durmadan nasıl bozguna uğradığını ve sonunda nasıl yorgun düştüğünü ve usandığını çok güçlü biçimde anlatmıştır.

Onun psikolojik dehası, ancak duyuları ile beyninin arasında bir akım oluştuğu ve Stendhal’ın ikili kişiliğinin sahneye çıktığı anda zafere ulaşır. Yalnızca romanlarındaki kahramanlara kendi serüvenlerini yaşattığı zaman sanatını aşar. Yazdıkları kendisininkine yakın bir ruhun duygularıyla ilgili olduğu zaman kusursuzluğa ulaşır. Onun gizli anahtarı, aynı zamanda sanatının da sırrıdır. Heyecan duymadığı zaman, ruhsuzdu fakat ilginçtir ki romancı olarak Stendhal’ın ne pahasına olursa olsun bizden saklamak istediği sır da budur. Okuyucularından biri, hayal ürünü Julien’e, ruhunu çıplak bir şekilde aktarmış olduğunu keşfedecek diye ödü kopar. Dikkati çekecek kadar belirgin olan bu ahlaki utanç duygusunun gereği olarak, bu portrelerde kendi ruhunun tellerinden birinin titreştiğinden kimse şüphelenmemelidir. bu nedenle eserlerinde bilinçli olarak soğuk bir tavır takınır. Olayları objektif şekilde anlatır gibidir.  Herkesten daha tutkulu olan yazar hayatta nasıl duygularını belli etmemek için umutsuzca çırpındıysa, eserlerinde de aynı umutsuzlukla, heyecanını, sakin ve soğukkanlı bir üslup arkasında gizlemeye çalışır.

Ama Stendhal, aslında abartmalı mantık sevgisiyle, açıklık ve seçikliğe karşı duyduğu tutkuyla, yalnızca tabloyu bozmayacak şekilde geri planda kalan, kendini belli etmeyen bir üsluba ulaşmaya çalışıyordu. Çünkü Stendhal en karışık duygularda bile açıklığa ve gerçeğe ulaşmak, kalbin en karanlık dolambaçlı yollarını bile aydınlığa kavuşturmak ister.

Yazmak onun için her karmaşık duyguyu, bütün unsurlarına varıncaya kadar tahlil etmek, tutkularını dikkatle gözden geçirmek demektir. Ona göre hayatta olduğu gibi sanatta da verimsiz olan tek şey karışıklıktır. Coşkunluğu içerisinde aklının karışmasına fırsat veren, gözü kapalı olarak kendini tutkularına bırakan bir insan, duyduğu zevkin sarhoşluğu içerisinde, zevkin en yüce şeklini, manevi şeklini tadamaz. Zevkte, bilgiye ulaşmak… Ancak kendi varlığının derinliğini tam olarak araştıran bir insan, bu zevki gerçekten ve şiddetle duyabilir ancak kendi bunalımını dikkatle inceleyen bir insan, duygusunun güzelliğini fark edebilir. Ruhu ile, tutkusuna canla başla hizmet eden bu adam, aynı zamanda mantığı ile, tutkusunun efendisidir. Kalbini keşfetmek, aklıyla tutkularının sırlarını araştırmak Stendhal için uyulması gereken kural budur.

Sorel de kör bir duygu ile bilinmeyen bir alana sürüklenmek, aldanmak, yanılmak istemez. Dikkatle gözlemek, denetlemek, derinleştirmek ve tahlil etmek ister. Duygularını yalnızca hissetmek ve anlamak ister. Hiçbir safha, hiçbir değişiklik dikkatinden kaçmaz ve her an kuşku içerisinde, heyecanlarının samimi mi yoksa sahte mi olduğunu, bu heyecanlarının arkasında daha derin bir duygunun gizlenip gizlenmediğini araştırır.

Kalbini denetlemeyi bilen, duygularını soğuk ve dikkatli bir şekilde gözden geçiren kahraman sevdiği zaman bile içerisinde bulundukları atmosferin basıncını ölçerek, hiç durmadan kendisine şunları sorar. Daha şimdiden aşık mı oldum ona? Onu hala seviyor muyum? Bu aşk bana nasıl bir duygu veriyor ve niçin daha fazlasını vermiyor? Sevgim gerçek mi yoksa zorlama mı? Sevgimin gerçek olduğuna kendimi inandırmaya mı çalışıyorum, kendi kendime bir komedi mi oynuyorum?

Yani hiç durmadan heyecanının nabzını ölçer, duygusal ısılarının yükselme eğrisindeki en ufak bir kesintiyi hemen fark eder. Kendini tahlil ederek, başkalarına verdiği şeyleri acımasız bir dikkatle kontrol eder, duygu tüketimini soğuk ve mekanik bir kesinlikle değerlendirir.

Tıpkı bir sel gibi kabarıp coşan serüvenlerin kıyısında bile: her zaman -şöyle düşündü-, -kendi kendine böyle dedi- gibi sözlerle hikayenin heyecanlı akışını bozar. Kaslardaki en ufak bir kasılma, en küçük bir sinirsel büzülme ya da çekilme, tıpkı bir doktor ya da fizyoloğun yaptığı gibi, akla uygun bir nedenini araştırmasına yol açar.

Stendhal’daki acayip ikiliği olağanüstü bir şekilde dile getiren şey, duygularını hesaplamaları, bir iş konusunda olduğu kadar bir tutku konusunda da düşündükten sonra karar vermesidir. İşte Stendhal’ın duygusal içtepileri parçalara ayırmaya ve ruhun ateşliliğini derecelere bölerek ölçmeye kadar varan psikolojik anlatım sanatının özü de budur.

Stendhal hiçbir zaman bir tutkuyu bütünüyle- ele almamış, ayrıntılar üzerinde durmuştur. Bunun sonucu olarak, her ayrıntı bir büyüteç altında imiş gibi ya da ağır çekimle dondurulmuş gibidir.

Gerçek dünyada, beklenmedik, düzensiz ve sarsıntılı bir şekilde olup biten şeyleri, Stendhal’ın dahilere yaraşan tahlilci düşüncesi küçük bölümlere ayırır zihnimiz daha iyi kavrayabilsin diye, insan ruhunda olup bitenleri, ustaca bir şekilde yavaşlatarak göz önüne serer.

Stendhal’ın romanlarında konunun akışı (ve o bu noktada bir yenilik getirmiştir), somut bir zamanda değil, yalnızca ruhi bir zamanda geçer. Yani gerçek serüvenlerin alanında değil, kalbi ve beyni birbirine bağlayan sinirlerin titreşen ağı üzerinde her şey olup biter. Stendhal’la birlikte, ilk defa olmak üzere, destani sanat, bilinçaltının fonksiyonel hareketlerini açıklamaya çalışmıştır.

Stendhal psikolojiyle edebiyatı birleştiren deneysel roman çağını Kırmızı ve Siyah adlı eseriyle açmıştır.

Duyguların bu derece bilimsel bir şekilde incelenmesine alışık olmayan çağdaşları Stendhal’ın bu yeni sanatını, ruhi süreçleri şiirden uzak, kaba saba ve mekanik bir şekilde anlatan, dolayısıyla, maddileştiren bir sanat olarak görmüştür. Stendhal hiçbir zaman sanatı sanat için yapmamış, bir şeyler üretmekten duyulan objektif zevki hiçbir zaman tatmamış, sadece sanat aşkı uğruna bir şey ortaya koymamıştır.

Kendini dünyanın merkezi olarak gören ve fikir bakımından kendine aşık olmanın ustası olan bu adam, kendini hiçbir zaman dünyaya vermemiş, içten gelen bir duygu ile dünyayla birleşmek istememiştir.  Güçlü ve sanatçı zekasına rağmen, mistik güçlerini yalnızca insandan alacak yerde evrendeki o ilk büyük kargaşalıktan (kaostan) alan bir sanat söz konusu olduğu zaman, başka yazarların sanatını anlayamamaktadır.

Dev gibi olan her şey onu paniğe uğratmakta, evrenden kaynaklanan her duygu onu ürkütmektedir. Evrende onun ateşli merakını yalnızca insanlık çeker.

Dehasıyla en kusursuz sanatçılardan biri olmakla birlikte, Stendhal, kişisel olarak, sanata hiçbir zaman hizmet etmemiştir; sanatı yalnızca ruhun titreşimlerini ölçmek ve bunu müziğe dönüştürmek için  kusursuz bir araç olarak kullanmıştır. Sanat onun için kendi benliğini keşfetmek ve tanıma mutluluğuna ulaşmak için bir araç olmuştur.

”Gerçek tutkum, bilmek ve hissetmektir. Hiçbir zaman tatmin edemedim bu tutkumu.”

Stendhal’da sıkı bir çalışma çabası, katı bir objektiflik ya da karakterinin ayırt edici bir niteliği olarak çalışma tutkusu olduğunu sanmak, onu son derece yanlış tanımak olur. İnsana tuhaf gelecek kadar her şeyi hafife alan bu zevk adamı, yarattığı  kahramanları, bu kahramanlarda kendini ve dünyayı daha güçlü bir şekilde yaşayabilmek için yapmıştır.

Seyahat ettiği ülkeleri bir naturalist ya da dikkatli bir kaşif, titiz bir gözlemci olarak değil, manzaralardan, oraların halkından ve yabancı kadınlardan hoşlanan bir gezgin gibi dolaşmıştır.

Yazar psikolojiye de kendini hiçbir zaman bir uzman, bir bilgin gibi vermemiştir. Yazar için bilgi de tıpkı sanat gibi daha şiddetli bir çeşit beyin zevkinden başka bir şey değildir ve o bilgiyi bir görev olarak değil, zihni oyalayan şeylerin en marifetlisi olarak sever. Bunun içindir ki, eğilim ve çabalarında zarif ve kayıtsız bir neşe notası,  neşeli ve uçucu, bir alevin hafifliğine ve yakıcı sıcaklığına benzeyen bir şeyler titreşip durur.

Stendhal’ın düşüncesi,  bilmenin verdiği insanca bir zevk, aydınlık ve ahenkli duyuların birbirine karıştığı bir yarı sarhoşluk hali, eşine az rastlanan gerçek bir öğrenme arzusu ve psikoloji zevkidir. Stendhal, bir psikoloğun duyabileceği bu zevki herkesten daha çok hissetmiştir. Tahlillerinde ani buluşların beklenmedik büyüsü, apansız ortaya çıkan rastlantıların eğlenceli yeniliği vardır. Onun o soylu ve yiğit fethetme isteği, bilginin peşinden koşarak kendini yormayacak kanıtlar sürüsünü bilginin peşine takmayacak kadar gururludur. Olguları büyük bir titizlikle parçalara ayırmaktan, içlerini deşmekten nefret eder. Duyarlılığı, estetik değerler söz konusu olduğunda olaylara yaklaşımındaki incelik, onu her türlü sert hareketten alıkoyar. Nesnelerin güzel kokusu, özlerinden fışkıran o ince buğu, çevreye saldıkları en hafif manevi ışık, Stendhal’ın dahilere özgü alıcı gücüne onların gizli özlerinin sırlarını ve niteliklerini açıklamaya yeter. En ufak bir kıpırtı ona duyguları keşfettirir, güzel bir sözde, bir vecizede insanı bulur. En kaypak, en belirsiz bir ayrıntı, en küçük bir örnek, nesnelerin temelini kavraması için yeterlidir. Psikolojide önemli olanın özellikle en önemsiz gözlemler ve küçük gerçekler olduğunu bilir.

Stendhal, başkaları için düşünen bir düşünür olmayı hiçbir zaman istememiş, tesadüfen keşfettiği bir şeyi sonuna kadar götürmek zahmetine hiçbir zaman katlanmamıştır. Büyük gayret göstermeyi gerektiren uzun soluklu çalışmaları, düşünceleri derinleştirmeyi, ince eleyip sık dokumayı, büyük ve düzenli bir yapı kurmayı gerektiren çalışmaları cömertlikle psikolojinin işçilerine bırakır. Gerçekten de, bütün bir Fransız nesli, onun hafif bir el hareketiyle sanki oltaya yem takıyormuşçasına dikkati çektiği etkenlerin çoğunu yorumlamaya çalışmıştır.

Aşkın billurlaşması ile ilgili ünlü teorisinden (aşk duygusunun doğuşunu, -Salzbourg’daki dala-, tuzlu suya batırılan ve bir anda parlak kristallerle kaplanan dala benzeten teorisinden) bir yığın psikolojik roman türemiştir.  Stendhal, buluşlarını, insanlara uygun olup olmadığını,  yaşadığı çağda ya da yüzyıl sonra gerçekliğinin kabul edilip edilmeyeceği kaygısını duymadan kayıtsız şekilde yazmıştır. Kendinden önce bir başkası bunlardan söz etti mi, ya da başka biri daha sonra söz edecek mi diye bir endişe de duymaz. Soluk alır gibi, kolay ve rahat bir şekilde düşünür, gözlemde bulunur ve yazar.

Bu özgür düşünür, hiçbir zaman kendine taraftar aramamış, düşüncelerini ya da inançlarını paylaşacak birilerini bulmaya çalışmamıştır. Gittikçe daha derin ve keskin bir şekilde görmek, daha açık ve seçik olarak düşünmek mutlu olması için yeterlidir.

Stendhal’ın uzman ya da pratisyen olarak çalışan bütün psikologlardan üstün olduğunu gösteren şey, kalp bilimini meslek olarak yani mesleki bir ciddilikle değil, bir sanat olarak ele alması ve bu alandaki çalışmalarını yalnızca zevk için yapmasıdır.

Çünkü Stendhal’ın düşünce gücü yalnızca beyninden kaynaklanmaz. Hayatı açık ve seçik olarak kavrayan bir düşünce sistemi varlığının bütün hayati özü içine kadar girmiş ve onu etkilemiştir. Bu düşüncede şehvetin yakıcılığı ve alayın  acı tuzu, acımasız yaşantıların hıncı ve hainliğin acısı,  nice güneşlerin ışığında ısınan, bütün ülkelerin havasını soluyan bir ruhun varlığı, gelişmenin susuzluğunu duyan,  maceraların doyuramadığı ve bıktırmadığı bir hayatın zenginliği hissedilir.

Stendhal’ın psikolojisi, iyi eğitilmiş bir kafanın geometrisi değil, bir varlığın yoğunlaşmış özü, gerçek bir insanın düşünen özüdür. Stendhal’ın gerçeklerini bu derece gerçek yapan, yargılarını bu derece açık ve seçik hale getiren, buluşlarını bu derece genel bir ilgiye açık ve özellikle bu kadar orijinal ve sürekli kılan da budur.

”Kimdim? Kimim? Ne diyeceğimi bilemiyorum bu konuda.”

”İnsanı tanımak için, kendini tanımak yeter. İnsanları tanımak için de onlarla temas kurmak gerekir.”

Diyen yazarın psikolojisi, her zaman kendisinden kaynaklanır ve yalnızca kendine yönelir. Ama bir tek kişinin etrafında dolanan bu yolun üzerinde, insani varlığın her türlü problemine rastlamak mümkündür.

Bir köşeye büzülüp susarak, tabiatın yaptığı bir yanlışlık yüzünden aralarında dünyaya geldiğini hissettiği bu kaba saba ve yobaz taşralıların karşısında içine kapanarak somurttuğu anları, kendisine acımasızca davranan ve hükmeden tüm insanları gözetlemekle geçirir ve duyduğu kin bakışlarına vahşi bir acılık verir. Yalnızlığı kendine ve başkalarına karşı daha dikkatli bir hale getirir.

Dostoveski de Stendhal de usta birer psikologdur…

Böylece, daha genç yaşta insanları haince gözlemeyi, acımasızca maskelerini düşürmeyi, ezilenlerin başvurduğu her türlü kurnazlığı, içerisine düştükleri ağdan kaçıp kurtulabilecekleri bir delik arayan ve her insanda zayıf bir taraf bulmaya çalışan kölelerin ve tutsakların bilimini öğrenir. Kendini savunma zorunluluğu yüzünden ve hiç kimsenin onu anlamamış olmasının verdiği sıkıntı ile, dünyayla ilgili objektif incelemesinden önce, psikoloji alanında güç kazanır.

Stendhal, aşk alanında zaferler kazanan biri değildir.  Kendisi genellikle hep mutsuz bir aşık olduğunu itiraf etmiştir.

Stendhal, yalnızca gerçeği söylemeyi önerdi kendine ama gerçeğe sadık kalmanın ne kadar güç olduğunu biliyordu, kendine karşı dürüst olmanın, boş gururun kurduğu çeşitli tuzaklar arasından, üstelik bu derece zayıf ve yola gelmez bir hafızayla, ustaca sıyrılıp geçmenin güçlüğünü bilerek.

Psikolog Stendhal, çok fazla lütufkar hafızasının kendisinin önüne sürdüğü yanlışlardan kaçınmak için, bir yöntem buldu: Kaleminin ucuna ne gelirse yazacak ve tekrar okumayacak, üzerinde düşünmeyecek (kendimi rahat bırakmayı, sıkmamayı ve hiçbir zaman silip bozmamayı ilke edindim), boş gurur yüzünden yalan söylememek için ilk defa kağıda döktüğü şeyin iyi olduğuna inanacak. Her türlü kaygıyı ve utancı bir kenara itecek, sansür mekanizmasının, içindeki yargıcın uyanmasına ve engellemesine fırsat vermeden sırlarını beklenmedik bir anda açığa vuracak, üslubunu güzelleştirmek, sözlerini süsleyip püslemek için zaman bırakmayacak. Bir ressam olarak değil de, anlık fotoğraflar çeken bir fotoğrafçı gibi çalışacak, ilkel heyecanı her zaman özel haliyle, suni bir poz almasına, sahneye çıkarmış gibi bir kılığa bürünmesine ve kendini göstermek istercesine gözlemciye doğru dönmesine fırsat vermeden dile getirecekti.

Dolayısıyla sanki bir yakınına mektup yazıyormuş gibi, her türlü üslup kaygısından, her türlü sanat yönteminden uzak durmuştur. Yalan söylememek için, bile bile, güzelliği içtenliğe, sanatı psikolojiye feda etmiştir.

Yazdıklarında yüce olanla bayağı olan yan yanadır, genel olan şeyler en gizli gerçeklerle yer değiştirir ve unutkanlık yüzünden konunun dağılması, heyecanlı bir etkinin parlaklığını gölgeler. Ama işte bu serbestlik, eserlerinin bu düzensizliği, bir yığın gerçeği gözlerimizin önüne serer.

Annesine duyduğu tutkulu sevgi, babası için duyduğu o vahşi ve ölesiye nefret gibi herkesin bildiği, başkalarında bilinçaltının kıvrımları içerisinde korkakça saklanacak olan bu itiraflar, eğer iç dünyanın sansürünün denetiminden geçseydi, hiçbir zaman gün yüzü göremezdi. Ancak duygularla güzelleşecek ve ahlaki bir görünüm alacak ya da yüz kızartıcı bir utançla kendilerini örtecek zaman bırakmadığı içindir ki, kendisi gibi çabuk davranmayan birinin elden kaçırabileceği bu duyguları en kritik anda yakalayabilmiştir.

Stendhal’dan önce insan ruhunun ne derece çeşitli katlardan oluştuğu anlaşılamamıştı. Stendhal,  en küçük algılar sayesinde, insan ruhuna egemen olan sonsuz güçleri, insan ruhunu eğiten ve ona acımasızca eziyet eden şeyleri, insan ruhunun çatışmalarını ve mücadelelerini keşfedebilmiştir. Böylece kayıtsız şekilde gün ışığına çıkardığı ve yeniden inşa ettiği şeyler sayesinde kendinden sonra gelecek ve onun izinden gidecek olanların da yolunu açmış oluyordu. Stendhal’dan önce, kendi içine merakla bakan bir insanın, kendini tahlil etmede bir dahi olan bu adam kadar verimli ve öğretici şeyler ortaya koyduğu görülmemiştir.

Stendhal, romanlarında parçalardan oluşan bir eserin anlatılması mümkün olmayan çekiciliği ve hazırlanmadan yazılan bir kitabın içtenliği vardır. Kişiliğinin esrarlı çekiciliğini içimizde capcanlı tutan şey, portresinin belirsiz ve tamamlanmamış olmasıdır. İnsan, hiç durmadan onun bulmacalarını çözmeye,  onu daha iyi tanıyabilmek için anlamaya uğraşır. Yaşanmış tecrübelerini ustalıkla dile getirmeyi bilen bu deha, onunla boy ölçüşmek isteyenleri  hiç durmadan kendisini izlemeye yöneltir. Gölge ve ışık oyunlarıyla ortaya koyduğu hem ateşli hem de soğuk olan, duygu ve zekayla titreşen ruhunun bugün de insanlar üzerinde şiddetli bir etkide bulunmaya devam etmektedir.

Stendhal, kendini inceleyerek, yeni nesillere, öğrenmek için duyduğu şiddetli isteği ve insan kalbini inceleyen biri olarak kendi bilimini aşılamış ve insana, kendini sorguya çekmenin ve dikkatle gözlemenin verdiği büyük sevinci öğretmiştir. Stendhal kendi çağını kendisinden sonra da devam ettirmiştir.

Sezgisi olağanüstü bir yazar Stendhal. Dogmatizme karşı oluşu, her türlü bayağı ve tumturaklı kahramanlıktan nefret etmesi bugün bile yeni ve geçerlidir. Duyguları abartmalı bir şekilde dile getirmeyi hor görmekte haklıdır ve kendi çağını bizim çağımız içerisinde de görebilmiştir. Edebiyat alanında bıraktığı izler sayılamayacak kadar çoktur.

Stendhal’ın Julien’i olmasaydı Dostoyevski’nin Raskolnikov’u olamazdı. Üç kahraman da canlı. Üçü de insanı içine alıyor…

Ve kendi benliğimizin dehlizlerinde geziniyoruz sorguluyor ve aynı kararsızlıkları ya da vicdan azabını yaşıyoruz. Pişmanlıklar içinde kıvranıyoruz. Bu kahramanlar düşünce ve duygu bakımından da çok tanıdık, çevremizdeler, yakınımızdalar.

O zaman şöyle diyebiliriz Sorel tüm yalancılığına rağmen dürüst, Raskolnikov tüm kayıtsızlığına ve adaletin kendisinin yaratacağına inandığı ölçüde korkak ve çelişkili, Samsa da atalet ve tembellik içindeydi.

Stendhal, Kırmızı ve Siyah’da aynaya benzetir romanı. Ona göre yol boyunca gezdirilen bir aynadır roman…

Neoklasik çağdan sonra gelen Romantizm uzun süre hakim duruma geçtikten sonra on dokuzuncu yüzyıl ortalarında bu akıma karşı tepki olarak beliren ve özellikle Fransa’da Stendhal, Balzac Zola ve Flaubert gibi romancılarla gelişen gerçekçilik akımı sırtını yine yansıtma ilkesine vermiş bir sanat anlayışına dayanır. İnsanı ve toplumu büyük bir sadakatle yansıtmaya çalışan yazarlar için de sanat eseri bir aynaya benzetilebilirdi. Stendhal’ın tanımladığı gibi.

Eğer yazar gerçekliği yansıtacaksa bunu bütün yönleriyle yansıtmalıdır, Gerçeği yansıtacak olan yazarın tutumunun  laboratuvarda deney yapan bir bilim adamı kadar tarafsız olması gerekmez mi? Topluma bakan yazardan beklenen şey, gözlemlerinin sonucunu olduğu gibi anlatmaktır. Gerçek durumu bütün çıplaklığı ile okuyucunun gözünün önüne sermeli yazar. Zola ve Flaubert’in de üzerinde ısrarla durduğu bu tarafsızlık, gerçekçi romanda yöntem anlayışının önemli bir unsurudur. Olaylara dışardan bakarak onları olduğu gibi yansıtacak yazarın kendi görüşlerine yer yoktur eserde. Batıda gerçekçilik çeşitli yazarların elinde gelişmiş ve özellikle romanda sürüp gelmiştir. Fakat gerçekçiliği bazıları daha çok yöntem bakımından, bazıları ise konu bakımından benimsemiştir. Bu arada gerçekçi romanın gösterdiği gelişmenin önemli bir yönü psikolojik gerçekçilik olmuş ve insanın iç dünyasını, zihnini doğru olarak yansıtma amacı, bilinç akımı tekniğine kadar gelip dayanmıştır. Batı’dakinin yanı sıra Rusya’da da başka bir yönde gelişen gerçekçilikle karşılaşıyoruz.

Marxist estetiği, incelerken iki döneme ayırmak gerekiyor. 1934’e kadar olan birinci dönem, ve toplumcu gerçekçilik kuramının kabul edildiği 1934’den sonraki ikinci dönem. Marx, Engels ve Plehanov gibi düşünürlerin, sanat eseri ile ekonomik yapı arasındaki ilişkiyi araştırdıkları birinci dönemde, yansıtma daha çok sanatın, sanat akımlarının, türlerinin ve üslubun alt yapı tarafından belirlenmesi anlamında kullanılır. Üst yapıya ait sanat, alt yapıyı yansıtır. İkinci dönemde ise yansıtma yazarın sosyal gerçekliği kavrayarak belirtmesi anlamındadır daha çok ve toplum koşullarının yazara yaptığı etki kadar yazarın sınıf kavgasına yardımcı olacak şekilde toplumu etkilemesi gereği üzerinde durulur.

O zaman soyut bir şey olan geneli, somut ve tek olan nasıl yansıtır? ”Bu bir seçme işidir. Sanat önemli olanı tutmak, önemsizi çıkarmaktır”  diyen Lukacs bu seçmenin bir perspektife dayanması gerektiğini söylüyor. Yani nesnel bakımdan, perspektif, belli bir tarihsel gelişimdeki ana akımlara işaret eder. Öznel bakımdan, bu akımların varlığını ve mahiyetini kavramak demektir. Ancak böyle bir perspektife sahip olan yazar nesnel gerçekliği yansıtabilir, çünkü ancak böyle bir seçim ilkesi sonucu, eserinde yer alacak unsurlar bir anlam taşıyabilir ve çağın doğru bir tipolojisi çizilebilir.

Stendhal’in Kırmızı ve Siyah romanında, Julien Sorel, çağının sosyal koşulları içinde düşünülebilir, büyük gerçekçi yazar, doğalcıların aksine, yansıtma yöntemini doğru olarak uygulamış ve çağındaki sosyal gerçekliği eserlerinde çizebilmiştir. Bunu yaparken de, tarafsızlıklarına rağmen, ister istemez içinde yaşadığı toplum düzenindeki bozukluğu da belirtmiştir.

Raskolnikov (Suç ve Ceza/Dostoyevski)

”Dostoyevski’yi severim, çünkü tutarlılıkla, öfkeyle ve ölçüsüzce çarpıtır.” Calvino

Dünya edebiyatında psikolojik realizmin en güçlü temsilcisi olan Dostoyevski, eserlerinde insanı ve doğasını çok başarılı şekilde anlatmıştır.

Bir yazarı anlayabilmek için hayatının sadece kronolojik olarak bilinmesi yetmez. Yazarın yaşadığı dönem, yetiştiği çevre, mensubu olduğu millet, uğraştığı meslek, aldığı eğitim, okuduğu kitap, dergi ve gazeteler, sevdiği yazarlar, savunduğu fikirler ve hatta geçirdiği hastalıklar edebî eseri anlamamıza yardımcı olan kriterlerdir.

Yaşadıkları dönemi, yani somut koşulların somut tahlilinden hareketle değerlendirmekte yarar var. Yazar,  yetiştiği çevreden, toplumun üretim ilişkilerinden, gelinen kültürel ve sosyal düzeyden aile ve çevresel koşullardan soyutlanamaz.

Dostoyevski’nin yaşamı boyunca büyük ıstıraplar çektiği sara nöbetlerinin, romanlarındaki hastalıklı tipleri yaratmasına katkısı, Sibiryada’ki mahkûmiyeti sırasında karşılaştığı adi suçluların eserlerine yansımaması olası değildir. Eser, yazarının hayat macerasıyla birlikte okunduğu zaman bir anlam kazanır. Raskolnikov’u analiz ederken Dostoyevski’nin hayatının, en azından ana çizgileriyle bilinmesi, yazarın duygu ve düşünce dünyasına inilmesi, yaşadığı dönemin şartlarının bilinmesi gibi.

1821 de Moskova da doğan Dostoyevski, aksi, otoriter ve disiplinli bir baba ile hasta bir annenin oğludur. İlk okuduğu metinler; Eski ve Yeni Ahit in 104 öyküsüdür. Daha sonra Karamzin’in Rusya Tarihi’ni, Derjavin’in kasidelerini, Jukovski’nin şiirlerini, Puşkin’i, Walter Scott’u, Dickens’ı, George Sand ve Hugo’yu okumuştur. Önce annesini, daha sonra da babasını kaybeden Dostoyevski, Petersburg’taki Mühendisler Okulunu bitirdikten sonra ilk eserlerini vermeye başlamıştır.

Petraçevski ile tanışması, hayatındaki önemli bir dönüm noktasıydı. I. Nikola’ya karşı isyan eden Petraçevskicilerin tutuklanması ile Dostoyevski de tutuklanarak, Sibirya ya sürgüne gönderildi.

Cezaevindeyken kardeşinden Kitab-ı Mukaddes’i istedi. Sibirya’daki sürgün günlerinde devamlı İncil okudu. Sibirya da kürek mahkûmu olarak kaldığı sürede romanlarında çok canlı olarak betimlediği Rus halkını tanıdı.

ilk karısı Mari Dimitriyevna İssayev’le askerlik için gönderildiği Semipalatinsk’e tanıştı. Burada ilk eserini yazdı (İnsancıklar). II. Aleksandır’ın başa geçmesiyle birlikte krala şiirler yazar ve affını ister ve 1859 da Petersburg a dönmesine izin verilir. St. Petersburg ta kardeşiyle Vakit gazetesini çıkarır. Gazetenin ilk sayısında liberalizmin savunmasını yapan Dostoyevski, ne Batıcı ne de Slavcı olduğunu söyler. Her iki tarafın da saldırılarına uğrar.

Üniversite olayları, sara nöbetleri ve yoğun çalışma hayatı, Dostoyevski’nin ilk Avrupa seyahatine çıkmasına sebep olur. Paris ve Cenevre’ye gider. Londra da Sosyalist Herzen, Floransa’da yakın dostu Strakhov ile buluşur. Avrupa’yı sevmez. St. Petersburg a döner.

Üç çocuğu olur fakat ilk oğlunun ölümü yazarı çok sarsar.  Kumar borçlarını ve kardeşinin ölümüyle üzerine kalan yirmi beş bin Rublelik borcu ödemekte güçlük çeken Dostoyevski, yargı önüne çıkmaktan kaçar ve gizlice Avrupa ya gider. Avrupa da dört yıl sürecek olan sürgün yaşamı, Dostoyevski’ye kürek cezasından ve Sibiryada’ki sürgün yaşamından daha ağır gelir ve ülkesine dönebilmek için inanılmaz mücadeleler verir. Bu süre içerisinde Suç ve Ceza adlı romanını tamamlayınca borçlarını ödeyebilecek parayı sağlar, 1871 yılının temmuz ayında yurduna döner.

Dostoyevski, dış gerçekleri betimlemeyi sevmez. Romanlarının en belirgin özelliği, okuyucunun dikkatinin dış mekânlardan çok, iç mekânlara çekilmesi ve insanların fizikî portrelerinden çok, ruhsal portrelerine önem vermesidir.

Dostoyevski büyük bir çelişki aşığıdır.  Tipik kentli, dilde modern metropolü yaratan kişidir. Doğal olmayan labirentlere dalar, ruhun dehlizlerinde ve bataklıklarında gezinir. Romanlarında insanın içini açarak en çukur yanlarına kadar bütün çıplaklığıyla vermeye çalışan yazarın diğer yazarlardan farkı da budur. Dostoyevski olmazların izini sürer, yargılamaz, anlamaya çalışır.

O yüzden Raskolnikov’u anlamaya çalıştık hatta sevdik de. Keşke bugün hepimiz bunu yapabilsek, insanları olduğu gibi kabul edebilsek…

Bu bir türlü gelişmiş üst düzeyde, evrenselliğe de ulaşan… son tahlilde… bunu dinsel platformda yapsa da, koyu bir dindarlıktan daha üst düzeyde bir soyutlama örneği olarak nitelendirilebilir. Yalnızca iyi bir psikolog toplumun suçlu diye damgaladığı ya da acımasız cani denilen insanlara bu şekilde yaklaşabilir.

Eserin ve kahramanın başarısı derinliğinde. Tespitlerin psikolojik çözümlemelerin derinliği baş döndürücü ölçüde çarpıcı. Bu da yazarı eşsiz kılıyor kuşkusuz. Onunla birlikte kahramanın da davranışlarını yorumluyor çıkarsamalarda bulunuyor yer yer kahramanla özdeşleşiyor, bazen yargılıyor karanlık yanlarına iniyor inerken kendimizi görüyor sorguluyor yüzleşiyoruz.

Burada işte aynayı dolaştırıyor yazar ve bunu yaparken de öyle incelikle yapıyor ki kitabı okuyup bitirdikten sonra dünyaya ve insanlara daha farklı bakan bireyler olarak devam ediyoruz. Gündelik yaşamın o basit ve karmaşık iniş ve çıkışlarla dolu ikileminde hepimiz çoklukla çelişkilerle doluyuz, psikolojik durumlarımız değişken bir düzlemde gidiyor.

Kitabı okuyan hemen herkes kahramanın haklılığını kabul ediyor, acımasız toplum düzeninin keskinliğini içinde hissederek…

”Bütün insanlığın son sınırı Dostoyevski değilse hiç kimsedir.” Stefan Zweig

”Fyodor Mihailoviç Dostoyevski ve onun iç dünyamız için taşıdığı önemi hakkıyla anlatabilmek zor ve sorumluluk isteyen bir iştir, çünkü onun o eşsiz enginliği ve gücü yeni bir ölçüye gereksinim duyar. ”

diyor Zweig

Eseri okuyan yazarın sınırsızlığını görünce afallar. Bir süre sonra bambaşka bir evrene kapılıp, o evrenin özneleri olarak ya da görünmez bir tanığı olayın kurgusunda hareket eder hale gelir. Dostoyevski’nin evreni burada da Kafka’nın kaotik dünyası ile benzeşir.

Yabancı bir dünya aynı zamanda bildik. mantık sınırlarının zorlandığı fakat sayfaları okudukça mantığın genel geçer kurallarını da yok sayıp yazılanların evreninde yeni bir dünya kurulur ve o kurallara ya da kuralsızlığı ister istemez meşrulaştırarak ve/veya içselleştirerek başkalaşım geçirerek çıkarız veya uzun süre çıkamayız o etkiden. Bu dünyanın içine girmesi hem zor hem de kolaydır bir anlamda. İşte gerçek hayat, gerçek yaşam kurguda yeniden kurar kendini mevcudu, alışılageleni yıkarak darmadağın ederek hem de.

Sorel büyülüdür. Kafka kara büyüdür. Raskolnikov nice psikologlara, edebiyatçılara, öğrencilere, hukuk stajyerlerine ilham kaynağı ve gelişim basamağı olmuştur ve olmaya devam edecektir. Eğer içerden yaşanmazsa Dostoyevski’yi anlamak mümkün değildir…

Suç ve Ceza’yı okurken derinleşmek, kendi içimizin ruhumuzun kör, kara noktalarını bir define avcısı titizliğiyle kazıyıp kazmak gerekir.  Bunun için de yüksek düzeyde bir cesaret, korkulardan arınmak ve korka korka belki de birlikte yola devam etmek de gerekir ve romanı bir kez, iki kez çok kez okuyan herkes aynı aşamalardan geçer. İronik bir duygu karmaşasıyla aynı sorgulamalar aynı acıları çekmek ve bunları çekerken her şeye rağmen insan kalabilmenin meşakkatli yorgunluğu ile de baş edebilmeyi başarmak zorunlu hale gelir romanın kendiliğinden, zorlamasız dünyasında.

Buradan varoluşçu felsefenin doğruluğu ya da ona inandığımız da çıkmasın çünkü hümanizm, egzistansiyalizm yani varoluşçuluk insan doğasını ne kadar anlıyor görünse de yanlış bile doğruların üzerinde yükseltmeye çalışır kendisini kurar demeyeceğim o derme çatma dünyayı idealizm de buna dahil düşünce maddeyi belirlemeyecektir madde düşünceyi belirleyecektir her zaman. Somut durumların somut tahlili ve materyalizm nasıl Hegel ve Feurbach felsefesinin ki dönemine göre tabi ki ilericiydiler fakat eksik olan ayağı tamamlayan Marx ve Engels başlı başına doğru yerine oturtunca dünyayı anlamak da kolaylaştı yani basitin arkasında olan o yoğun karmaşık düzey netlikle ortaya çıktı.

Rus halkının diğer halklardan farklı nitelikleri de özgül özellikler katıyor yazarıyla birlikte esere. Aynı şekilde Kızıl ve Kara’daki Fransız halkı da…

Kolay koşulların edebiyatı yapılabilir miydi. Toz pembe dünyaların ve insan hülyalarının allanıp pullanıp önümüze getirilseydi sığlıkla karşılaşınca kaçıp gidecekti edebiyat okuru. Yine de her şeyi önyargısız okumakta yarar var.

Sovyet devrimi, yazarlarının yazılarında yarattığı devrimle yol aldı. Sezgiyle ve sevgiyle yolunu bulan ya da yol gösteren fakat burada bir zerre bile didaktik olmayan Dostoyevski’nin etkisi çok büyük.

Yani yazarın kendisini sevdirmek için parmağını bile kıpırdatmayışı veya umurunda olmayışı kitabı merak içinde okurken bittiğinde dahi kafamızı meşgul eden ettiren ustalık çözülmesi analiz edilmesi kolay bir şey olmasa gerek. Kitabın ve kahramanın benzer özelliklere sahip olsak da benzersizliği nispetinde.

Çünkü ne kadar tanırsak tanıyalım insanları insan sürekli bir muamma olarak devam edecektir yoluna çünkü her an değişen, çözümleyen, çelişkiler içinde kıvranan, biri bitince yenisi başlayan başlamayan durağan olmayan bir varlıktır insan. Tam tanıdım derken yeni bir yön yeni bir edimle karşılaştığımız.

Bu kendimizde de öyle değil midir. O yüzden ve belki de sadece bu yüzden kendimizi tanıdığımız nispette yazarı ve kahramanı bilmek ya da tahmin etmek de kolaylaşacaktır. Kitabı her yeniden okuduğumuzda.

Gecenin küçük de olsa sızan aydınlığı, karamsarlığın içinde iyimserliği, umutsuzluğun içinde umudun da ipuçlarını sevdirir romanın ve kahramanın başarısı. Ulaşmak istediği noktaya ulaşmıştır yazar burada eğer ulaşmak istediği bir nokta varsa. Salt iyi, salt kötü olamayacaktır. İyi ve kötünün çatışması ile galip gelecek olan tarafın hep iyi olmasını umut etsek ve beklesek de.

Her koşul her olgu kendi baş temel çelişkisini, içinde barındıracak bu karşıtlardan biri galip gelecek sonra yeni çelişkiler yine yeniden aynı bütünsellik içinde devinmeye devam ederek gelişecektir. Ölüm ve yaşam akıl ve delilik deha sınırı da değil mi zaten delilik ve akıllık arasındaki ince çizgide. Dibe vurduğumuzdaki his, düştüğümüzdeki ümitsizlik,  sorunlarımızı çözemediğinizdeki çaresizlik ve yaşam sevgisinin ve heyecanımızın geri gelmesi için bulunabileceğimiz iradi müdahaleler…

Dostoyevski, bizi kendisine yaklaştırmak konusunda asla elini kıpırdatmamıştır.  Dostoyevski, gayesini bitmiş bir eser olarak ortaya koymanın dışında asla açıklamadı, Ömür boyu suskun ve çekingen kaldı. Varlığının bedensel, dışsal özelikleri hakkında çok az inandırıcı bilgi vardır. Yalnızdı: Kendini bireylere vakfetmek bütün insanlığa duyduğu sevgiyi küçültmek gibi geliyordu ona.  Hayatının birçok yılı,  çocukluğu karanlığın gölgesindedir ve içinde bulunduğumuz zamana hâlâ ateşli bakışlarla bakar gözleri ama insani olarak tümüyle uzak ve kavranılamaz bir şey haline gelmiştir, bir efsane, bir kahramandır… Gerçek ve sezgi onda damıtılarak başka bir mecraya dökülür…

Şekspir’den sonra en muhteşem dram yazarı

Onun kaderi belgelerle değil, ancak bilinçli bir sevgiyle şekillendirilebilir. O halde tek başına ve lidersiz olarak, el yordamıyla inmeli bu labirentin kalbine ve ruhun ipini tutmalı, kendi yaşamsal tutkusunun yumağını çözmelidir insan. Çünkü onun derinliklerine ne kadar çok inersek, kendimizi de o kadar derinden hissederiz.

Sadece hakiki insani varlığımıza ulaştığımızda ona yakın oluruz. Kim kendini iyi tanıyorsa onu da iyi tanıyordur; bütün insanlığın son sınırı o değilse hiç kimsedir. Onun eserine giden bu yolculuk bizi duygunun bütün araflarından, kötülüklerin cehenneminden, dünyevi acıların bütün basamaklarından geçirir:

İnsanın, insanlığın acısından, sanatçının acısından yol karanlıktır, insan içinden tutku ve hakikat aşkı ile yanmalıdır, yanlış yollara sapmamak için. Onunkine girmeye kalkmadan önce kendi derinliğimizi baştan sona dolaşmalıyız.

”Dostoyevski’nin bütün kahramanları yaşamın anlamını arar.” Camus

Dostoyevski’nin bütün kahramanları, yaşamın anlamını inceleyip kavramaya çalışır. Yenilikleri buradadır. Gülünç olmaktan korkmazlar.  Dostoyevski’nin romanlarında, sorun öyle bir şiddetle ortaya atılmıştır ki, ancak aşırı çözümler getirebilir. Varoluş asılsız ya da ölümsüzdür. Yazar düşüncenin bu oyunlarının insan yaşamında doğurabileceği sonuçları inceler.

“Mutluluk konusundaki sorularıma karşılık olarak, bilincimin aracılığıyla, ancak büyük bütünde, uyum içinde mutlu olabileceğim, anlayamadığım, hiçbir zaman da anlayacak duruma gelmeyeceğim bildirildiğine göre, bu açık…”

“… Sonra, bu durumda, aynı zamanda hem davacı, hem dinleyici, hem sanık, hem yargıç rolünü yüklendiğime göre, doğanın bu güldürüsünü tümden saçma bulduğuma göre, kendim de bu oyunu oynamaya boyun eğmeyi alçaltıcı saydığıma göre…”

“Tartışma götürmez davacı ve dinleyici, yargıç ve sanık niteliğimle beni böylesine düşüncesiz bir umursamazlıkla acı çekmek üzere dünyaya getiren bu doğayı suçluyorum, kendimle birlikte yok olmaya mahkûm ediyorum.”

Raskolnikov kahramanlık ile katillik arasında, Julien Sorel din adamlığıyla asker olmak arasında Gregor Samsa böcek olmakla insan olmak arasında bocalar…

Zweig’e göre Dostoyevski bilinçdışının yeraltı dünyasına doktorlardan, hukukçulardan, suç uzmanlarından ve psikopatlardan daha derin bir şekilde sokulmuştur.

Dostoyevski karakterlerinin iç dünyasını detaylı tasvirlerle aktarır bu yönüyle ‘Psikologların psikoloğu’ olarak da bilinir. Onun romanlarındaki bireye dair derin betimlemeler aynı zamanda toplumun da yansımalarıdır, karmaşık insan aynı zamanda küçük bir toplum ve ülkedir. Her kahramanından dünyevi olanın şeytani uçurumlarına doğru bir kuyu iner, zihinsel olana her yükselişi kanatlarıyla Tanrı’nın çehresine dokunur (Zweig).

Romanlarında yer alan dinsel, felsefî, etik ve psikolojik sorunlar, yaşadığı zamanın sorunları ile sıkı sıkıya bağlıdır. Dostoyevski, toplum ve kişi yaşamının sınır noktalarına olağanüstü sezgilere sahip olan bir yazardır. Suç ve Ceza romanı bu sınırlar arasında gidip geldiğimiz, Raskolnikov’un yaşadığı içsel çatışmalarla benliğin bireysel ve toplumsal sınırlarında kaldığımız eserlerden biridir. Dostoyevski bu romanında başkahraman Raskolnikov’un eylemlerinin ardından düşündükleri ve hissettikleriyle iki uç kutup arasında gidip gelişini okuyucuyu da ortak ederek gösterir. Okuru tam bu noktada düğümler ve sonunda en uygun çözümü sunmaya çalışır.

Duyguları, düşünceleri ve inançları karışık bir kahraman olan Raskolnikov öyle bir an gelir ki  artık okuyucunun kendisidir.  Okurken cinayeti eleştiren yargılayan okuyucunun ta kendisi. Hayatın içinde rekabetle, adaletsizlikle ortadan kaldırdığı onlarca insana rağmen Raskolnikov’u eleştiren okuyucunun ta kendisi.

Savunma mekanizmaları, eylemini aklamaya çalışması modern insanı iç sesiyle yüzleştirmektedir. Nefreti, vahşi duyguları, ardından pişmanlığı, öfkesi, kayboluşu, arayışı insana dair tüm duygularıyla okuyanı kendi içinde yolculuğa çıkaran bir romandır. Sonunda ise romanı okuyarak kendi yolculuğuna katılmış okura ve kahramanı Raskolnikov’a varılacak yeri göstermektedir. Bu noktada kendinden parçalar bularak ilerleyen tüm okurlar tek bir parça içinde toplanmıştır.

Çatışmalarla ilerleyen roman kitabın sonunda bir anda bütün çatışmaları kesmiş ve çözümü okura sunmuştur. Tüm çatışmaların, sancıların sonunun inanca ve teslimiyete gideceği sonrasında ise güven ve dinginliğin olacağı yönünde bir sonla biter. Atılan düğümleri çözmeden ‘mutlu bir son… Başından itibaren realist olarak akan roman sonunda romantik bir bitişle inanılmak isteneni ortaya koymaktadır.

Romanın sonu yazarın inanç konusunda isteğini, arzusunu yansıttığı kadar okura umut verme olarak da düşünülebilir. Karşımızda tüm olanlara rağmen ‘insan’ kalmış bir Raskolnikov vardır.

Ben bir insanım; ve insana dair hiçbir şey bana yabancı değildir’

Tüm bunlar düşünüldüğünde, karakterle kurulan özdeşim, ruhsal gerginliğin okura geçişi ve sorgulamalara ortak edişiyle Suç ve Ceza sarsıcı bir romandır.

Dostoyevski, romanlarında insanlığın geleceği konusunda endişelerini, döneminin sosyal adaletsizliklerini dile getirdi. Kitaplarında, yoksul ve aşağılanmış, hor görülmüş insanlar, acı, merhamet, gurur, fedakârlık gibi kavramlar vardır.

Dostoyevski kitaplarında, daha önce hiçbir yazarda bulamadığımız ölçüde derin psikolojik tespitler ve insan davranışlarının yorumunu görürüz. O hiç kimsenin yapamadığı ölçüde insan dünyasının derinliklerine inmeyi başarmış, deyim yerindeyse insanın karanlık yanını görmüştür. Dostoyevski’nin büyüklüğü de işte bu insanın değişken, çelişkili psikolojik durumlarını ve davranışlarını hiçbir yazarın yapamadığı bir şekilde incelikle ortaya koyabilme becerisinden ileri gelir.

Raskolnikov’un haklılığı su götürmezdi: Bir tarafta doğanın kurallarına göre mekanik olarak yaşayan bir kalabalık, diğer taraftaysa kendi hayatlarının trajik yoğunluklarıyla yaşamın vasatlığının bedelini ödedikleri için her şeyin onlara mubah olduğu seçkin bir azınlık vardı.

Cehennemi insan yüreğinde sevginin bittiği yer olarak tanımlayan yazarın dine bakış açısı da farklı olsa gerek bence.

Gregor Samsa-Dönüşüm/Kafka

 ‘’Kafka’yı severim, çünkü gerçekçidir.  Ve ekler; Kafka’yı okurken, ikide bir duyduğumuz, yerli yersiz kullanılan “kafkaesk” sıfatının geçerliliğini kabullenmekten ya da reddetmekten geri duramam.  Italo Calvino

Kafka yazdıkları ile sarsar, bizi kendi iç dünyasının dehlizlerinde dolaştırır ve gerçeküstü her varsayımı sorgulamaya bile gerek görmeden onun evrenine çekilir okuyucu. Orada aynı acıları çekip, aynı mücadele ya da mücadelesizlik azmi, şevki kırılmış, elini attığı her şeyde düş kırıklarıyla var olan yok oluşa adım adım sürüklenerek bitiş ve bir anlamda yok oluşa gider onunla birlikte…

Gregor Samsa, ailesine adadığı ömründe, sıkıntı, yaşadığı yaşam bıkkınlık ve yabancılaşmanın üst evresi ile bir sabah bir böceğe dönüşmüş şekilde uyanır…

Her üç kahramanda da yabancılaşma olgusu başat olarak göze çarpıyor ve bu yabancılaşmanın altından kalkamayan kahramanlar sistemin içinde çökerek yok oluyor.

Marx’a göre iki tür yabancılaşmadan söz edilebilir. Birincisi, doğadan kopuş anlamındadır. İnsan, doğadan koparak kültürel-toplumsal alanda kendine ikinci bir doğa kurmak için doğaya yabancılaşır. İkincisi kapitalist pazarın ve kapitalist toplumsal sistemin yarattığı ve bunun sonucu olarak kendi doğasına yabancılaşmasıdır. Yani kendine, emeğine, ilişkilerine, dünyaya ve yaşama yabancılaşarak kapitalist pazarın işleyen çarklarından biri haline gelir.

‘’Herkesin başka bir işe meydan vermeyen bir faaliyet alanının içine hapsolmadığı, herkesin hoşuna giden faaliyet alanında kendini geliştirebildiği komünist toplumda, toplum genel üretimi düzenler, bu da, benim için, bugün bu işi, yarın başka işi yapmak, canımın istediğince, hiçbir zaman avcı, balıkçı ya da eleştirici olmak durumunda kalmadan sabahleyin avlanmak, öğleden sonra balık tutmak, akşam hayvan yetiştiriciliği yapmak, yemekten sonra eleştiri yapmak olanağını yaratır.’’ Alman İdeolojisi Karl Marx

”Yabancılaşmanın göstergelerinden biri “her şeyin insanlık dışı bir gücün egemenliği altında “olmasıdır. Bu durum, kapitalist için de geçerlidir.” (Marx 1844 el yazmaları)

“Para “toplumun gezen rehini” olarak işe yarar, bireyler onun kendi toplumsal ilişkisini nesne olarak kendilerine yabancılaştırdıkları için bir özelliğe sahip olur.”  

”Yabancılaşmış emeğin özel mülkiyet ile bu ilişkisinden, ayrıca toplumun özel mülkiyetten vb. kölelikten kurtuluşunun, sadece işçilerin kurtuluşu söz konusu olduğu için değil ama bu kurtuluş insanın evrensel kurtuluşunu içerdiği için, kendini işçilerin kurtuluşu siyasal biçimi altında dile getirdiği sonucu da çıkar; insanın tüm köleliği işçinin üretim ile ilişkisinde içerildiği ve bütün kölelik ilişkileri bu ilişkinin çeşit ve sonuçlarından başka bir şey olmadığı için insanlığın evrensel kurtuluşu, işçilerin kurtuluşu içine konmuştur (Marx)

“insanın insanca yaşadığını varsayarsak, sevgiyi yalnızca sevgiyle, güveni yalnızca güvenle takas edebiliriz”

 “Sermaye tepeden tırnağa kana ve pisliğe bulanmış olarak gelir” (Kapital, 1867).

Kafka’nın dönüşüm adlı eserinde Gregor Samsa, bir sabah kendini dev bir böcek olarak bulur. Eserde başta Gregor olmak üzere tüm aile bireyleri değişir ve dönüşür.

Yazar eserinde düzenin insan ilişkileri üzerindeki yansımasını toplumun en temel birimi olan aile üzerinden eleştirmiştir. Ekonomik düzen Gregor’un ailesinde de değer algısının ticari niteliğe bağlı olmasına ve ilişkilerin şekillenmesine neden olmaktadır.

Gregor Samsa böceğe dönüşür. Yeni bedenine adapte olmaya, çalışırken ailesinden gitgide uzaklaşıp yalnızlaşır. Kapitalist sistemde birey finansal getirisine göre değer görmektedir, bu da onu dönüşüme sürükler. Eserde başkalaşım geçirerek ticari niteliğini kaybeden Gregor ailesi için bile değersiz hale gelir. Gregor başkalaşım geçirdiği andan itibaren ailesinin ona karşı bakış açısı değişmeye başlamıştır.  Ailesinin Gregor’u sadece finansal bir kaynak olarak gördüğü ve onunla çıkara dayalı bir ilişki kurdukları gerçeği bu süreç içinde gün yüzüne çıkmıştır.

Kafka, eserinde değişen toplumsal ilişkilerin yarattığı sorunları eleştirmiş ve bireyin kendi emeğine ve özüne yabancılaşmasını ele almıştır. Samsa sanayi toplumunun yalnız ve çaresiz bir üyesidir. Marks’ın kapitalist pazarın ve kapitalist toplumsal sistemin işçi üzerinde yarattığı yabancılaşma ile açıkladığı üzere, bunun sonucunda insan kendine, emeğine, ilişkilerine, dünyaya ve yaşama yabancılaşarak kapitalist pazarın işleyen çarklarından biri haline gelir. Öyle ki Kafka’nın böcek metaforu tam da buna işaret eder.

Gregor Samsa, dönüştüğü güne değin çeşitli kölelikler içerisinde yaşamış bir toplumun bireyidir. İşyerinde köledir; aile içerisinde köledir ve zincirleri içerisinde uslu oturduğu sürece benimsenip sevilir. Başkaldırı bilinçaltında başlar. Bu bilinçaltı kendine uygun formu yaratır. Gregor Samsa’nın böceğe dönüşmesi gerçekte artık başkalaşmasıdır. Böceğe dönüştüğü andan başlayarak, toplum ve ailesinin ona ilişkin –onu tutsak kılan beklentileri, artık sonuçsuz kalacaktır.

Direnmenin Estetiği’nde Peter Weiss;

Eğer ustalar geçmiş yüzyılların edebiyat ve sanatını öğrenmemizi öneriyorlarsa, Balzac, Stendhal ve Goethe’yi, Rembrandt, Bach ve Shakespeare’i olgunlukları, insan hakkındaki bilgileri, keskin gözlemcilikleri, dünyaya bakış açıları bakımından övgüye değer buluyorlarsa, onların yapıtlarındaki Roma asillerinde, feodal beylerde, soylularda, saray kadınlarında ve krallarda zaman üstü çatışmaların hümanist bir biçimde örneklendiğini görüyorlarsa, geç dönem burjuvasının kılı kırk yaran deneycilerinin de bize bir şeyler öğretmesi neden mümkün olmasın, sorusunu atıyorduk ortaya.

Marx, Engels, Rosa Luxemburg, Lenin kültürel ifade biçimlerinin her zaman dönemlerinin maddi koşullarının sonucu olmayıp, tam tersine sıklıkla onlara karşıt yönde ortaya atılabileceği, sanatçıların ironi, kurnazlık ve inatla üretim ilişkilerinin verili dünyasını kırıp yeni bilgilerle bilinç değişimine katkıda bulunabilecekleri görüşünü desteklememişler miydi.

Demek ki sanat sınıfsal karakterinin yanı sıra yaşamımızı belirleyen toplumsal, ekonomik ve politik süreçlere galebe çalan bir özelliğe sahipti, sanat genellikle toplumsal varlığın değiştiği eşikte konumlanıyordu, ideologları çaresiz bırakan da işte sanatın bu özelliğiydi. Onlar sanatı, yenilenmek için her yerde var olan sürekli bir güç olarak etkin kılma düşüncesini izlemeyi beceremiyor, bunun yerine sanatsal araçlardan da politikacılar için gerekli olan disiplinin aynısını bekliyorlardı. Yine de onların, vesayet adına kurallar getirerek sanata müdahale etmelerini eleştirmek zordu, çünkü bu müdahale daima iyi niyetliydi.

Kafka dünyadan manzaralar çizmişti. Hafif ve saydam ama toprak renginde ve bildiğimiz dünyayı yansıtan manzaralar, onların çizdiği tablolar hem karanlıktı hem aydınlatıcı, yapıtın bütününden gelen etki heybetli ve ağır, ayrıntılarda apaçıktı. Onların gerçekçiliği hem çok bildik hem de şimdiye kadar gördüğümüz hiçbir yere benzemeyen … mekânlarda ortaya çıkıyordu, her şey günlük hayatın sezgileri, işleri, jestleri, heyecanları ile doluydu, her şey tipikti ve önemli olana, aslolana işaret ediyordu, ama her şey tam da bu yüzden o anda bir yabancılık ve tuhaflık etkisi yaratıyordu.

Ve bize dayatılan bu düzende yeteneklerimizin çok altında kalan bir iş yapma zorunluluğu hem köydeki yaşama biçiminin hem de bizim deneyimlerimizin ortak göstergesiydi… çeşitli iş yerlerinde birlikte çalıştığım herkes durmadan bu aşağılanmaya maruz kalıyordu. Üretim onların hizmetine birkaç el becerisinden başka bir şey vermediği içindir ki, sabahtan akşama kadar kendi özniteliklerine sırt çevirmek, gittikçe daha derin bir uyuşukluğun ve bilinçsizliğin içine düşmek zorunda kalıyorlardı. Bu atalet ve ekmek paramızın bize lütfedildiği yolundaki yaygın ve saplantı halindeki düşünce Kafka’nın kitabının çıkış noktasıydı, sorunlarımızı bütünselliği içinde güncelleştirdiğinden okurunu tedirgin ediyor, onun sınırlarını zorluyordu.

Oysa düzene karşı çıkma boyutuna yer vermeyen, önemsiz ayrıntılar etrafında dönüp duran, insanı dehşete düşürecek bir durum olarak kavrama ediminin esamesinin okunmadığı bu Kafka dünyası bizi, olumsuz koşulları bir daha geri gelmemek üzere ortadan kaldırmak için neden hâlâ harekete geçmemiş olduğumuz sorusuyla yüzleştiriyordu.

Kafka hep konunun etrafında dönüp duruyor, bu dönüp dolaşmadan sonra da hep başlangıç noktasına geri geliyor, düşünüp taşınıp yeni hareket olanakları bulmaya çalışıyor, etrafa kulak kesiliyor, bütün gücünü toplamaya çalışıyor, yanılgıların, geri çevirmelerin, bir kenara fırlatıp atılmaların tuzağına düşüyor, asla sonuç elde edemiyor, ama hiçbir zaman da vazgeçmiyordu.

Kafka’nın kitabı nasıl tamamlanmamış bir fragmansa, ileriye dönük niyetleri de öyleydi, tek bir durumla ilgilenmektense, umarsız ama yine de eylem içeren varoluşla, kendi bütünselliği içinde ilgileniyordu. Onun kahramanı anonimdi ve bir şifreydi, imgeleri geliştiren, önüne konan sınırlar yüzünden ona eziyet çektiren ve çemberi genişletip bu sınırları aşmaktan başka bir şey istemeyen sadece ve sadece düşüncelerdi.

Romanlardaki, şiirlerdeki, tablolardaki etkiyi ancak, gerçekliğin duyusal algısı söz konusu olduğu sürece kendi yaşantılarımızla, tasavvurlarımızla ilintilendirebiliyorduk, kendimizi bulmamız en çok bu noktada gerçekleşmekteydi. Düşüncelerimiz karşıtlıklar arasında gidip gelmekteydi. Bizi dışlamak isteyenlerin karşısına dayanma gücümüzle, dayatmaların karşısına düş gücümüzle çıkıyor, hareket özgürlüğümüzün sistematik olarak ihlal edilmesine kendi inisiyatifimizle yanıt veriyorduk. Güncel olaylar hakkında uygun ve nihai doğruyu temsil eden bir fikir edinme imkânsızlığını, aldığımız radikal kararlarla reddediyorduk.

 

Hepimizin bir Gregor Samsa olma riski ve/veya tehlikesi var mı diye sorguladığımda cevap yine bu makaleyi yazmamda belirleyici etkisi olan dostumuzdan geldi.

‘’Hayır ‘’bildiğimiz herkeste Gregor Samsa mündemiç (içkin) …’’

Bu üç kitap da benim kitabım. Bu kahramanlar benim kahramanlarım. Tabi ki özel mülkiyet kavramını yadsıyarak ifade etmek isterim ki hepsi bizden, bize ait kahramanlar ve yazarlar. O yüzden hepsini bir kez daha yeniden okuyalım hiç okumayanlar da okusun lütfen. Bu konuda naçizane tavsiyem budur da demek istemiyorum. Bu konuda yüce gönüllük göstermeyi zül ve yazarlarına da saygısızlık olarak gördüğümü belirtmek isterim.

Katkısı olanlara teşekkürler..

Sevgi ve Saygılarımla,

Nurhan Özgel

Kaynakça:
Calvino Klasikleri niçin okumalı
1844 Elyazmaları-Karl Marx
Capital-Karl Marx
Alman İdeolojisi Karl Marx
Direnmenin Estetiği (Peter Weiss)
Edebiyat Kuramları – Lukas
Üç Büyük Usta Balzac-Dickens-Dostoyevski/ Stefan Zweig
Bilim ve Edebiyat/Yalçın Küçük

Bir kahraman daha var. Turgenyev’in Babalar ve Oğullar yapıtındaki Bazarov, o da bir başka yazı konusu.

Ivan Sergeyeviç Turgenyev Realist akımın temsilcisi Rus yazar şair oyun yazarı.

Yazarın 1862’de kaleme aldığı Babalar ve Oğullar en tanınmış eseri olduğu kadar, batılılaşmanın çelişkilerini yaşayan, devrimin eşiğindeki Rusya’nın ruhunu en derinden yakalayan romanlardan da biridir.

Eser, Rus edebiyatında yazılmış ilk modern roman örneği olup, yayınlandığında siyasi, edebi ve felsefi tartışmalara neden olmuştur.

Kitapta doktorluk ve asistanlık yapan nihilist genç olan kahramanımız (Bazarov) Turgenyev’in benim sevgili çocuğum dediği, babanın tutucu romantizmini Bazarov’un yenilikçi nihilizmi karşısına çıkartıyor;

Turgenyev;

“Eğer okuyucu Bazarov’u tüm kabalığıyla, kalpsizliğiyle, acımasız soğukluğuyla sevemediyse yineliyorum ki, ben suçluyum ve amacıma ulaşamadım demektir. Bazarov benim sevgili çocuğumdur, bu akıllı, bu kahraman kişi bir karikatür olabilir mi? Onun benim yarattığım tiplerin en sempatiklerinden olduğunu fark etmiyor musunuz? 0 iliklerine kadar demokrat, dürüst ve gerçekçidir. Romanım tümüyle ilerici bir sınıf olarak soylulara karşıdır. Pavel Petroviç’in, Nikolay Petroviç’in çehrelerine bakınız. Zayıflık, uyuşukluk ve dar kafalılık. Estetik duygu beni, konumu daha iyi açıklığa kavuşturabilmem için, soylu sınıfın özellikle en iyi temsilcilerini seçmeye zorladı: Kaymak böyle ise, süt nasıldır?”

http://tanvakti.com

 

 

 

 

 

 

 

 

reklam