reklam
reklam
DOLAR32,2053% -0.22
EURO35,1156% -0.22
STERLIN41,0337% -0.05
FRANG35,4067% -0.62
ALTIN2.500,70% 1,40
BITCOIN66.815,151.848
reklam

KARAR SENİN EEY NECİB MİLLETİM!

Yayınlanma Tarihi : Güncelleme Tarihi : Google News
reklam

KARAR SENİN EEY NECİB MİLLETİM!

Demokratik düşüncenin eylem noktası hiç kuşkusuz cumhuriyettir. Cumhuriyet, demokrasiye geçiş yönünde önemli bir evredir. Cumhuriyetin de demokrasinin de ortak eylem noktası halk egemenliği düşüncesidir. Çünkü iktidar erki, yasallığını tanrısal bir iradede veya gelenekte aradığı sürece ne cumhuriyetten ne de demokrasiden söz edilebilir. Fransız devrimi ve Amerikan bağımsızlık eylemi ile birlikte iktidar, siyasal modernliğin sonucu olarak insan iradesine bağlanmıştır. Artık iktidar, bir araçla halkın egemenliğine dayanmıştır. Bu araç, Rousseau’da sosyal sözleşme, Locke’da güven, Hobbes’da antlaşmadır.

Ülkemizde de cumhuriyet, halk egemenliği düşüncesine dayanılarak kurulmuş ve Fransız Devrimi’nin getirdiği cumhuriyet düşüncesinden etkilenilmiştir. Ancak, 1950 yılına kadarki süreçte uygulanan meclis hükümeti sisteminde, iktidar halkın egemenliğine dayalı olarak çalışmamış, halka rağmen ve halkın iradesini baskı altında tutan bir rejim uygulanmıştır. 1950’den sonraki çok partili dönemde ise, halk iradesinin çevrenin merkezdeki siyasi alana taşınması sonucunu doğuran tercihleri askerî darbeler, darbe girişimleri ve militarist bürokratik vesayet rejimi yoluyla yok sayılmış, halkın egemenliği hakiki bir cumhuriyetteki “siyasal düzene özerklik kazandırma” işlevini yerine getirememiştir.

Genç cumhuriyetin kurucuları, kendi iradelerinin egemenliği altında yaratmaya çalıştıkları ulusun iradesini, halk egemenliği gibi göstererek siyasi, toplumsal ve kültürel bir inşaya giriştiler. Ayrıca bu inşada cumhuriyetin ikinci niteliği olan eşit yurttaş, tekçi ve ötekileştirici hatta yok edici politikalarla gerçekleşemedi. 2002’de İslami referanslarla çevreden merkeze gelen siyasi iktidar eski cumhuriyetin alışılagelmiş dışlayıcı sert refleksleriyle karşılaştı ve 2002-2010 yılları arasındaki dönemi mücadele ve gerilimlerle geçirdi. Ancak bu dönemden sonra hakiki olmayan eski cumhuriyetin zihniyet ve uygulamalarını devam ettirdi. Başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere iktidar cumhuriyetin dayanağı olan milli iradeyi belli bir oy üzerinden otoriter iradesinin bir aracı, hukuk dışı bir inşanın dayanağı hâline getirdi. Yine eski cumhuriyette olduğu gibi ötekileştirici, kutuplaştırıcı dil, söylem ve uygulamalarla inkâr edilmiş ve eşit olmayan yurttaşlar yaratılmaya devam edilmektedir ve bugün Türkiye’nin dayandığı Cumhuriyet felsefesi tehlikededir.

Neyse ki önümüzde Milli İttifakı’nın açtığı bir ufuk var. 14 Mayıs 2023 seçimleriyle Türkiye yeniden kurulması gerekecek bir ülke. Bu söylediğimde mecaz veya ironi yok, zira son referandumun getirmiş olduğu yeni yöntem sisteminin gereği olarak hem muktedirlerin hem de ‘sıradan’ insanların söylem ve eylemlerinde bu yeniden kurulma gerçeği gözlemlemek mümkün.

Önümüzdeki seçimde oylanacak olan iki seçenek vardır:

“Yapıcılık ve yıkıcılık.”

Özgür düşünme, ifade etme, toplanma.

Bağımsız adalet.

Laik eğitim.

Emekten yana ekonomi. Kadın-erkek eşitliği.

Uygar yaşam.

Güvenilir-denetlenebilir yönetim.

Atatürk Cumhuriyeti’nin 100. Yılında oylanacak olan seçenekler bunlardır.

Her devlet ve millet, özellikle de ulus devletler bir ölçüde böyledir. Üzerine oturdukları değerleri, kabulleri, pratikleri yeniden üretmek zorundadır. Ernest Rean daha 1882’de milletlerin her gün yapılan plebisitler olduğunu söylemişti. Bundan kastı, kişilerin beraber yaşama rızası ve iradesinin sık aralıklarla tazelenmesi ve yola ‘tek millet’ olarak devam etmeleriydi. Türkiye’de ise millet oluşturma iradesinin en belirgin özelliklerinden bir tanesi daimi bir kuruluş krizi içinde var olagelmesidir.

Son yıllarda kurtuluş krizinin daimliğinin bir özelliği de, birçok AK partili’nin ağzından düşmeyen ‘yerli ve milli’ kavramı. Çünkü bu ülkenin kuruluş ideolojisini kabul etmek istemediği bir çoğulculuğa gönderme yapıyor. Laik/dindar ayrışmasının, iki farklı “millilik’ anlayışı üretiyor. Birinde emperyalizmin sultasından kurtuluş ve kendini kanıtlama duygusu ön plandayken, diğerinde kadim değerlerin savunucusu ve beka meselesi egemen. Bu nedenle iki anlayışta da ‘düşman’ tanımı bulunmakta, ama o düşmanla ilişki çok farklı tanımlanmakta. Laik kesimin milliliği modern dünya ile eşitlenmeyi, dindar kesimin milliliği ise modern dünyayı reddetmeyi ima ediyor. Sonuç olarak ‘millilik’ bu ülkede gerçek anlamda bütünleştirici bir anlama sahip olamıyor, çünkü cemaatçi ve kültürel kalıpların ötesine uzanan, “toplum’ olmaktan neşet eden bir millilik anlayışımız yok.

Bu nedenle Türkiye’de yerlilik birçok etnisite, din ve kültürü aynı anda üst üste, yan yana ve iç içe tahayyül etmeyi gerektiriyor. Bunun için son zamanlarda özlemi çekilen birliğe, kardeşliğe ihtiyacımız var. Arap/Kürt kökenli İslam tarihçisi Ali İbnü’l-Esîr’in değimiyle sıla-i rahime ihtiyacımız var. Birbirimize hicret etmeliyiz. Anlamalıyız. Birbirimizi ziyaret etmeliyiz. Sadece vücut ziyareti değil. Aklımızla, zihnimizle birbirimizi ziyaret etmeliyiz. Türkiye’nin birbirini anlamaya, dinlemeye, halini hatırını sormaya, keşfetmeye ihtiyacı var. Birbirimizi keşfetmemiz gerekiyor. Bu kültürün sergileneceği dönem önümüzdeki 14 Mayıs 2023 olacaktır. Orada, Türkiye yeni bir “varoluş” kararı alınacaktır. Ülke otoritenin, dogmaların fanatizmine teslim mi edilecek? Ülke, çağdaş demokrasi ile özgür aklın toplum yaşamını yönetmesine mi karar verecektir? Kavşak budur. Karar hepimizin kararı olacaktır.

Ancak tam da bu noktada esas soru bu kararın nasıl olacağıyla ilgili. Görünen de o ki, kendisinin kaderi ile Türkiye’nin kaderini ortaklaştıran kişiselleşmiş iktidarın gidişi öyle kolay olmayacak. Ya kaybetmeyi göze alan bir “demokratik olgunluk” sergileyecek (varsa). Sandık sonuçlarının çalınmadığına milletin çoğunun karar vereceği bir namusluluk içinde geçecek seçimler…. Sandığa indirgenmiş veya elde sandık kalmış demokrasinin dibine dinamit konmayacak…. Ya da seçimden sonra gayri meşru bir yöntemi ülkeye dayatacaklar ve sonrası kaos diyecekler.

Ya Türkiye kurucu raylarında demokrasinin, adaletin, hukukun, anayasal varlığın ve yasaların hüküm sürdüğü bir ülke olarak ayağa kalkacak… Ya da çok daha büyük zararlarla sanılanın çok ötesinde çok daha dibe gidecek, ülke iyice toplumsal olarak parçalanacak, yabancı göçmenlerin istilası ile ülke Türkiye olmaktan epey çıkacak, çağdaşlığı tamamen çöpe atacak ve sıradan bir Ortadoğu ülkesine, dini ucubelerin tahakkümünde tanıyamayacağımız bir Talibistana dönüşecek.

Ben ikinci seçeneği hiç düşünmüyorum. Hiç. İktidarın da düşünmediğini görüyorum veya görmek istiyorum.

Uzaktaki ülkem, milletim, halkım buna layık değil. Ülkem, memleketim çok zayıflar, parçalanır. Tam vatan hainliği olur. Yaşadığımız olayı, akılsızların kurguladığı; intikam, kızgınlık, çaresizlik kokan bir “tırışkadan nağme” görme eğilimindeyim.

Ha, demokratikleşme eğilimi terazide ağır gelirse çok önemli şeyler değişecek; Çankaya’ya (Saray’a değil!) bu defa anayasa ve kanunlara saygılı, yetki ve sorumluluklarını müdrik, ağırbaşlı ve ağzından çıkanı kulağı duyan bir insan gelecek. Mağlup olan karşı tarafın bir kesimi “Olmadı aga, başaramadın, ben söylemiştim, çok aşırı gittin” yollu tekkid ve istihzalara katlanmak zorunda kalacak velakin üç-dört yıldan beri freni, direksiyonu ve geri vitesi olmayan bir kamyon durumuna düştüğü için ağırdan almayı da gururuna yediremeyecek. Artık Atsızcı çizgide çok sert bir milliyetçilik ve edebiyatına sığınırken “Rahmetlinin kadrini bilememiş, bühtan etmişiz, çok pişmanım, bir kez daha aldatıldım” diyerek bu defa Recep Pekerci çizgide ilk seçimde “Bunlara öyle çakalım ki daha bellerini doğrultamasınlar” dediği muhalefet partilerini küçük lokmalar halinde doğrayıp ocaklarına incir ağacı dikme hülyalarına kapılacak…

Evet, karar senin eey necib milletim; şu yeni Yüzyıllık dönem, tamamen senin eserin olacak.

https://ikinciyuzyil.com.tr

reklam