reklam
reklam
DOLAR32,2053% -0.22
EURO35,1156% -0.22
STERLIN41,0337% -0.05
FRANG35,4067% -0.62
ALTIN2.500,70% 1,40
BITCOIN66.896,770.947
reklam
Prof. Dr. Garip TurunçTÜM YAZILARI

ARTIK BÜYÜME ZAMANI GELMEDİ Mİ?

Yayınlanma Tarihi : Google News
ARTIK BÜYÜME ZAMANI GELMEDİ Mİ?
reklam

ARTIK BÜYÜME ZAMANI GELMEDİ Mİ?

Türkiye’de bugünkü hayat, bir ara dönem; 100 yıl önce Atatürk‘ün “Cumhuriyet Devrimi“yle yıkılan “saltanat“ın yerine, 100 yıl sonra yeni yollar kullanarak varlığını sürdürmeye çalışan “bir başka saltanat” ile eski İslam ideolojisini benimsemiş ve bu eskinin iç gücünü zayıflatan yeni arasındaki çatışma ve her yönde endişe yaratan bir süreç. Yaşadığımız çözümsüz girdapların siyaset üretememesi karşısında, doğal olarak ‘yeni’ denebilecek bir hareketlenme ihtiyacı içindeyiz. Çünkü Türkiye’de artık herkes sosyal dokumuzun; dünya ile uyumsuzluğumuzun; ideolojik altyapımızın ve siyasi yönetim sistemimizin iyice anakronik hale gelmiş olduğunun; ‘bunun böyle gitmeyeceğinin’ farkında. Değişim isteyenler de istemeyenler de bir biçimde değişimin kaçınılmaz olduğunu düşünüyor. Ne var ki değişim önceden belirlenmiş bir kadere işaret etmiyor. Türkiye’nin de önünde kaçınılmaz bir ‘çağdaşlık’ yok. İç ve dış politikalar, ekonomi, toplumsal kesimler ve siyaset böylesine ciddi çalkantı içindeyken; değişimin aranması gereken alan da zihniyet ve kültür oluyor.

Gerçek olan o ki bizim bakışımız ne modern ne de geleneksel… Postmoderni ise zaten bir tarafa bıraktık: Modernliğin münferit rollerin bileşkesi olarak tanımladığı ‘birey’in, kendi içinde kimliksel bir ayrışmaya tabi olması; hayat tarzının ve siyasetin bu kimliğin içinden okunması gibi yeni gelişmeler havsalamızın çok uzağında. Otoriter zihniyetin felsefi açıdan mahkumiyetinin yarattığı boşluğun, iletişime ve katılıma dayanan sistemlerle doldurulmaya çalışılmasının nasıl bir dünya ima ettiğiyle de kafa yormayız. Dünyaya bakışımızın da ‘modern’ olduğunu söylemek mümkün değil. Çünkü modernlik değişimi esas alan ve bu değişimi toplumsal dinamiğin içinden okuyan bir algılama biçimidir. Modernlik, Batının Rönesans, Reform ve Aydınlanma’dan yola çıkarak geçirdiği toplumsal süreçlerin adıdır. Modernliğin arkasında sınıflar, toplumsal özneler ve onların çıkarları, arzuları ve hırsları vardır. Batı kültürü, değişimin tezgâhlarında ilmik ilmik dokunarak şekillenmiş, tarihsel olarak “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” (Fr.: Liberté, Egalité, Fraternité) esaslarıyla yoğrulmuş, bir yüzyıl içinde bugünkü demokratik dünyanın temellerini atmıştır. Bizim gibi toplumların ise modernleşme hissiyatı bir ‘geri kalmışlık’, bir ‘gecikmişlik’, hatta bir ‘yenilgi’ bilincidir. Bu nedenle bizim modernleşme geleneğimizin temel sorusu genelde devletin nasıl kurtulacağı olmuştur.

Batı’da devlet modern anlamıyla toplumsal ihtiyaçların siyasete tercümesi iken, bizde modernleşmenin temel yaklaşımı devletin ihtiyaçlarına göre toplumu düzenlemek olmuştur. Siyasal olanın topluma yön verdiği modernleşme süreci bu niteliği nedeniyle demokratik bir süreç olamadı, demokratik kültür ve bilincin ortaya çıkmasını engelledi. Özne, birey ve onların özgür birlikteliğinden doğan toplum değil, dönüp dolaşıp, gene devlet gene devlet oldu. Türkiye’de, çağdaşlaşma adına iddialı olduğu koskoca 20. yüzyıl ve son çeyrek asırda, ne yazık ki demokrasi bilinci/kültürü yeşermedi. Örneğin ülkemizde son yerel seçimlere kadar AKP niye yükseliyor diye merak edilseydi, modern biri üstteki kırılma noktalarından hareket ederdi. Herhalde modernliğin imbiğinden geçmiş hiç kimse, Türkiye’deki esas sorunun siyasi parti liderlerinin basiretsizliği olduğunu söylemezdi. Çünkü modernlik köklü bir kültürdür ve bu kültürü almış olanlar hangi önermenin kendilerini aptal konumuna düşüreceğini bilirler. Diğer taraftan bir gelenekçi de Türkiye’yi gözlemlediğinde, ahlaki çöküntüye, ailelerin dağılmasına, boşanma oranlarına, dayanışma değerlerinin kaybına, apaçık bir kültürsüzlük işareti olan tüketim kalıplarına dikkatimizi çekecekti. Ama herhalde o da esas meselenin siyasi parti liderlerinin beceriksizliği olduğunu söylemeyecekti. Çünkü geleneksel kültürün imbiğinden geçen biri de, aynen modern biri gibi, parti liderlerinin davranışlarına yansıyan tutumun bir neden değil, sonuç olduğunu bilecekti.

***

Siyasilerimiz beceriksiz veya basiretsiz oldukları için değil, tam tersine kendilerini ve kariyerlerini korumak üzere azami beceriklilik ve basiret gösterdikleri için kavgalar sürmekte, merkez savrulmakta. Asyalıların asırlardır söylediği “kaplanın sırtına binen oradan inmez”. Çünkü inerse kaplan parçalayacaktır onu. Bu yüzden ömür boyu orada kalmaya mahkûmdur. Türkiye’de siyaset oyunu bu kurala göre işliyor. Meselenin temelinde modern ve gelenekçi açıdan yapılan gözlemler, yani sistemin bizatihi basiretsizliği teşvik eder hale gelmesi yatmakta. Bu noktada bir siyasetçinin esas bu durumu değiştirmesi gerektiğinden söz edilebilir. Ne var ki siyasetçi bunu ancak toplumsal destek altında yapabilir. O desteğin olmadığı, toplumun savrulup parçalandığı bir ülkede, devletin Saray’ındaki “seçilmiş kral”ın Türk tipi başkanlık sisteminin dışında hiçbir ‘çare’ düşünemediğini, kısacası aklını kullanamadığını ortaya koyuyor.

Bu ülkede söz konusu akıl tutulmasını kabullenmek ve açıkça söylemek de bizler için hiç kolay değildir. Çünkü Türkiye’de devlet bir ‘ortak akıl’ olmanın çok ötesinde, tam da modernist otoriter eğilimlere uygun biçimde bir ‘üst akıl’dır. Zaten ülkenin temel meseleleri konu olduğunda vatandaşların devlet söyleminin dışına çıkmalarına da iyi gözle bakılmaz. Sürekli korkutulmuş ve fikirlerimizi söylememiz de yasaklanmış olduğu için korkusu bol, fikri az bir toplumuz. Ülkemizde herkes birbirinden korkuyor. Bir ergenin her türlü bencilliğine sahibiz çünkü. Bizi, bir tür “özürlü çocuk” eğitiminden geçirdiler. Biliyorsunuz, o çocukları kandırıp ellerinden bir şeyi almak kolay olduğundan, onlara, her şeyden önce “ellerindekini vermemeleri” öğretilir. Bize de hep böyle davranıldı. Düşünün ki biz hâlâ 1920’deki Sevr Antlaşması’nın tekrarlanabileceğini öğrenerek büyüdük. Bize anlattıkları şuydu, “biz öylesine zavallı ve akılsızız ki gelip bizi kandırırlar ve topraklarımızı alırlar”. Bu kandırılma korkusu ruhumuza işledi. Hep kandırılmaktan korktuğumuzdan, kandırılmamak için “kurnazlaşmamız” da kaçınılmaz oldu. Hayatın “kandırmak” üzerine kurulduğuna inandık. Ya bizi kandıracaklar ya biz kandıracağız. Korku ve kurnazlık yan yana gelince haliyle bu ülkede sorun çözmek de imkânsızlaşıyor.

***

Son yerel seçimlerden buyana, daha çok Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oluşturduğu ‘anayasa kandırılması’ gündemi var. Sivil anayasa… Darbe dönemlerinden karanlık izler taşıyan anayasa. Herkes için anayasa. Halkımız yeni anayasa istiyor. Halkımıza yeni bir anayasa borçluyuz.” diyorlar. Eğer aslı varsa, sonunda darbe anayasasının ayıplarından kurtulacağız, yeni, sivil bir anayasaya kavuşacağız.

“Mademki Erdoğan anayasaya uyumuyor, anayasayı Erdoğan’a uyduralım” diyen, seçmenin oyunu kale almayanlarla sivil anayasa yapacağız diyenler aynı adamlar. Bu kafayla sivil anayasa yapılabilir mi? Sen önce mevcut anayasayı uygula! Hem Anayasa Mahkemesi’nin kararlarına saygı duymayacaksın, hem de ”yeni anayasa yapalım“ diye tutturacaksın. Buna paradoks (çelişkili ifadeler, inançlara aykırı duygu, aykırı düşünceler) denir. Perşembenin gelişi çarşambadan belli olur. Bu zihniyetle ancak Cumhurbaşkanı’nın yetkilerini arttırmaya ya da yargıdaki zaten delik deşik olmuş bağımsızlık ilkesini tamamen izale etmeye enerji harcayabilirsin.

Halka anayasa borçluymuşsunuz; halk iştiyakla yeni anayasa istiyormuş. Hadi “yalan” demeyeyim. Bu ifadelerin gerçekle uzak yakın bir ilişkisi yok. Yapılmaya çalışılan halkın gerçeklerinden kopuşu sürdürmek için bir siyaset mühendisliğidir… Zaten geçici maddelerle birlikte toplam 194 madde bulunan 1982 Anayasası’nın toplam 80 maddesi AKP döneminde değiştirildi.  Ve bu değiştirdikleri maddelere kendileri uymuyor. Ben şahsen cumhurbaşkanını o yetkilerle donatan yürürlükteki sistemi, bile bile –ve yapılan uyarılara hiç aldırış etmeden tüm milletimizi bugünkü Türkiye’de yaşamaya mahkûm eden bir siyasi iradeden “sivil, özgürlükçü ve yeni” bir anayasa önerisinin geleceğini hiç sanmıyorum. Ne yapmak istiyorsunuz da bu Anayasa size engel, sorusu cevapsız. Halkın öncelikleri arasında Anayasa’yı yenilemek, son sırada dahi gelmez. Aynı hava 2011 seçimlerinden önce de basılmıştı. “Halkımız yeni anayasa istiyor. Halkın istediğini yapmalıyız.” diyorlardı. Sonra Ak Parti’nin kendi anketinde görüldü. “Yeni anayasa”, seçim vaatleri arasında önemsenenlerin sonuncusuydu. Anket, 2011 seçimlerinde Ak Parti’ye oy verme nedeninin “Altay Tankı” olduğunu gösteriyordu. 2011’de vaat edilen Altay Tankı! Yeni anayasa halkın umurunda bile değildi. Şimdi de değil. Bir tek iktidarın umurunda. Aslında halk ne istediğinin işaretini 31 Mart’ta verdi. Halk yeni anayasa değil, yeni bir iktidar istiyor.

Çünkü ortada bir enkaz var. Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin faili olduğu bir enkaz bu. Derin ekonomik krizinin, rüşvetin, ahlak çürümesinin, adaletin hançerlenmesinin, demokrasinin derin yara almasının, baskının, korkunun, zengin ile yoksul arasındaki uçurumunun, gençlerin umutsuzluğa gömülüşünün, emeklilerin ucuz ekmek ve ucuz belediye lokantası kuyruklarında TV’lerin baş haber konusu olmalarının çaresizliğini yaratan; hayat pahalılığına alıştırarak, yoksulluk sınırı altına asgari ücret ödeyerek, milyonlarca emekliyi 10 bin liraya mahkûm ederek yöneten bir “sultanizim rejimi” var ortada. Bu enkazı kaldırmanın yolu yeni anayasayla iktidar odaklarının, bir dönem daha seçilmesine olanak verecek şekilde erken seçim yapıp yeniden “yeni bir sultan” seçmek olabilir mi?

Bizim yeni bir Erdoğan’a ihtiyacım yok, bizim yeni bir Özel’e ihtiyacımız yok, bizim tekil olarak herhangi bir kimseye ihtiyacımız yok. Bizim bize ihtiyacımız var.

***

Tarih bize ders çıkaralım diye birçok örneği hafızasında her an taze tutuyor. Toplumlar eskiyi atmaya, yeniye sarılmaya karar verdiğinde; geri adım atmıyor. Erdoğan da Bahçeli de siyasi ömrünü tamamlamış iki isim. Hani kaçarken vurulup ölen ama yere düşene kadar öldüğünü fark etmeyen okapiler gibi, racon kesiyorlar. İktidarda kalabilmek için plan üstüne plan yapıyorlar. Ama yok!  Artık teker teker… Ya da el ele tutuşup birlikte… Sahneden inecekler. Nitekim 22 yıl sonra sandıktan ikinci parti olarak çıkan AKP lideri ve Cumhurbaşkanı Erdoğan balkonda “Yenildik” dedi. Halkın yarısı ona inanmıştı. Artık inanmıyor. Dindarlar da ona inanmıştı. Onlar da güvenmiyor. Bahçeli de bitti. İki lider, uzunca süreden beri bir elmanın iki yarısı gibiydiler. Aynı anda ışığı olmayan yıldızlara benzediler.

Bahçeli bu son haftalarda Ferdi Tayfur’un “Söyleten Sensin şarkısı üzerinden video çekerek; elmanın diğer yarası olmayı bırakabileceğini ilan etmiş oldu. Son seçimlerde AKP’li seçmenler de sandığa gitmeyerek; Erdoğan ile Bahçeli’nin birlikteliklerine umut kestiklerini açıkça ilan ettiler. AKP’ye 22 yıl destek vermiş dindar insanların pek çoğu olana bitine bakıp; “İslam’ı iktidara getireceğini söyleyenler kendilerini iktidara getirdi ve gitmemek için şimdi birbirini yiyorlar” gerçeğini gördüler. Onlara hangi şarkı uyuyor peki diyenler için onu da düşündük herhalde! Sezen Aksu’nun ‘Aldatıldık’ şarkısı….

Bize neler neler öğretiler sevdalar üstüne / Aldatıldık, aldatıldık sevda böyle değil / Ne masallar ninniler söylediler dünya üstüne / Aldatıldık, aldatıldık dünya böyle değil / Ufalana ufalana kaç kuşak, eridik bu yollarda / Kimimiz yerle yeksan, kimimiz zor ayakta / Kolu kanadı kırık kuşlar gibiyiz ayrı dünyalarda / Bize saadet nasip şimdi, uçuk rüyalarda!

Restorasyon dönemleri özgür, sorumlu, özgüvenli, sorgulayıcı ve girişimci insanların oluşturduğu nehirlerin önüne çekilen bir set gibidir. Biriken suyun baskısı er geç seti yıkacaktır.

Tarih, ülkemizde yönetim anlayış ve eylem tarzıyla aşiret reisliğinden farkı olmayan bu dönemi kapatmaya ve yeni bir sayfa açmaya hazırlanıyor. Türkiye’de önümüzdeki yıllarda üzerinde çok durulacak ve dünyaya örnek olabilecek yeni siyaset anlayışı tartışmalarıyla; “karşı devrimin karşı devrimi yazılmaya” başlatılması; yeniden bir “demokrasi ve tramvay” hikâyesine kapı aralanması da elbette kolay değil, ama mümkün. Önce halimizi görmeyi gerektiriyor, sonra da anlamayı. Korkmadan, kendini kandırmadan görme ve anlamayı sağlamak için de, zihniyetini sorgulamayı. Yani hem derin hem nesnel olmayı…  Sizce bu toplumun da artık büyüme, akıllanma zamanı gelmedi mi?

Prof. Dr. Garip Turunç – Bordeaux (Fransa) Üniversitesi ve İstanbul Galatasaray Üniversitesi Em. Öğt. Üy.

Bordeaux, Salı 30 Nisan 2024

 

 

 

reklam