
Bizim Atölyemiz...
Savaş hoca rulmanı getirdi, rulmanın içinden çıkan bölümü gösterdi.
''Bakın bu nedir biliyor musunuz?''
''Rulman''
''Muhteşem bir şey bu'' dedi Modigliani resimlerinden çıkmışa benzeyen Selin.
Hayranlıkla bakıyorlardı rulmana Selin ve Günce
''Rulman çok iyi bir şey gerçekten.'' dedi Selin.
''Siz bir de sarhoş rulmanı görün.'' diye ekledi Sinan.
''Çok sağlam içinde polyester ve… var'' dedi Savaş Hoca.
Günce: ''Hocam dokunabilir miyim? Dokunabilir misin gözyaşlarımıza ellerinizle. Bir yer var biliyorum...''
''Yo ken taç dis.'' dediler aynı anda Savaş Hoca ve Sinan
''Dı dıdı dı. Yu ken taç diz…''
***
Bardaklara porçözleri koydular içmeye başladılar. Günce önce suyu bardağına koydu. Bardak ağzına kadar dolmuştu üstüne de porçöz ekleyecekti. Hiza kaçmıştı. Sonrası ne mi oldu? (Ahh Sarhoştu hatırlıyor.)
Savaş Hoca ağır heykelleri kaldıra kaldıra belini incitmişti, beli ağrıyordu, bu hafta yüzde 25, bir önceki hafta neredeyse yüzde elli keyifsizdi.
''Ne yaptınız hocam doktora gittiniz mi?''
''Gittim çelik yelek taktılar bakın.' Tişörtünü kaldırdı. Geniş bel kuşağını gösterdi. Üzülmüşlerdi.
''Geçecek hocam geçecek'' dedi üçü de aynı anda.
''Hocam, beyin gücüyle acaba kendinizi inandırsanız, benim dün gece bacağım ağrıyordu, yani dizim. Geçen gün düştüm ya. Konsantre oldum. Bir ışın, şifa topu hayal ettim sonra oraya onu zerk ettim mecazi olarak tabii daha sonra azaldı sabah geçmişti. dedi Günce. Olmaz mı sizce?
Savaş Hoca: ''Olma mı, olmuştur tabii.''
Sohbet koyulaşmıştı. Berberlerden açıldı konu. Karşılıklı pamukla kulak içi kıl yakmayı sonra da iple yan sakalları almayı tiyatral olarak gösterdiler. Bir yandan müzik çalıyor bir yandan Sinan ve Savaş Hoca hayali bir iple tüy alma hareketi yapıyorlardı. Fondaki Rock müzikle birlikte hoş bir görüntüydü.
''Leman’da bir karikatür var, kuku kılı''
''Ney?''
''Kuku kılı var, koşun diyor saçları süpüren berber. Birden nereden çıktığı belli olmayan kara yağız adamlar fırlıyorlar ve kuku kıllarını burunlarına götürüp 'ohhh mis gibi' diyerek içlerine çekiyorlar yüzlerindeki ifade dillere destan...
...
[caption id="attachment_8863" align="alignleft" width="208"]
ED.[/caption]
''Korkuyorum hocam.''
''Korkmayın Günce Hanım, neden korkuyorsunuz?''
''Heykele zarar vermekten, düzelttiğinizi, sizin deyiminizle ‘yapılmış işi bozmaktan’ korkuyorum.''
''Ama geri dönüşü vardır kilin ve alçının, granit değil ki düzeltmesi zor olsun, ahşapta biraz daha zordur ancak korkmayın.''
''Korkunun ecele faydası yok değil mi hocam. Hem hocam korkuları aşmak lazımmış, yola yani ileriye ancak öyle devam ediliyormuş değil mi?''
Ben ne yapayım sizinle der gibi bakar ve sonra gülmeye başlardı Savaş Hoca. İçinden ya sabır çekecek ama dindar da değildi ki. Bakmayın ara sıra 'çok şükür' dediğine hem şükretmek iyi bir şeydi.
''Hocam''
''Evet, Günce Hanım''
''Hani geliyoruz ya derse, geldiğimizde bize teorik ders de verseniz, akımları anlatsanız, sanat ve diğer konulardan da bahsetseniz olur mu.''
''Akımlar duvarda asılı tüm ayrıntısıyla bakın, okuyun öğrenirsiniz, diğer konulara gelince zaten yeri gelince ben size anlatıyorum.''
Öyleydi zaten, kitaplardan birçok şey gösteriyor, öğrencilerin heykelleri üzerinde uygulama yaparken, yanlış giden şeyleri düzeltirken bilgi veriyor, konu ile ilgili tüm teknik terimleri de kullanıyordu. Ayrıca yine nitelikli filmlerden, yönetmenlerden bahsediyor Günce büyük bir açlıkla hepsini not alıyor, araştırıyordu.
Tüm ekip birlikte gelişiyor, derinleşiyor, her yaptıkları heykel bir öncekine göre onlarla birlikte daha da güzelleşiyordu. Savaş Hoca nükte gücü, entelektüelitesi, müzik ve sanat bilgisi, maharetli elleri ve derin anlayışı ile kesintisiz bir şekilde üst aşamaya çıkmalarına destek oluyordu.
Bir gün Selin ve Günce'ye (Sinan gelmemişti o gün)
''Bakın sizin bu yaptıklarınızı akademide yapamayanlar var.''
Biraz önce yaptıklarını beğenmemiş ve bu yüzden kendilerine kızmış olan Selin ve Günce motive olmuşlardı.
''Sinan, müziklerle birlikte çalışırken nasıl ajite oluyor insan değil mi?''
''Gerçekten öyle, Günce Hanım insan kendisini bayağı bir heykeltraş sanıyor.''
Bir heykel daha bitmişti.
Günce: ''Hocam yayınladım sosyal medyada. Hem de görgüsüzlük yaparak. Ben yaptım ilk heykelim diye yazdım. Herkes beğendi. Oysa bilseler yüzdeleri, sizin payınızı bilseler hepsi 'sen ne kadar yetenekliymişsin biz bilmiyormuşuz' dediler. Hocam ben kendimi bir şey sandım ama sevindim tabii ki teşekkür ederim.''
Savaş Bey; ''Eyvallah. Sizlerin çaba ve istekleri önemli. Yetenek değil yalnızca önemli olan, sabır, çalışmak, istikrar...''
''Sevgi hocam, dünyayı güzellik kurtaracak bir insanı sevmekle başlayacak her şey...''
Yine bir gün Selin sevdiği ressam heykeli (Egon Schiele) üzerinde çalışıyor. Bakışları ve duruşunu beğenmedi marjinal ressamın. Oysa güzel olmuştu. Sinan elindeki işi bıraktı, Selin ve Savaş Hocanın yanına geldi. Genelde böyle olur, bir karar verme sürecinde Sinan araya girer yerinde tespitler yapar. Günce de yerinde duramaz o da hemen yanlarına gelir ve büyük bir dikkatle Savaş Hocanın yönlendirmesini dinlerlerdi.
Ekibin oluşturduğu sinerji, birlikte çalışmaktan aldıkları keyif göz alıcıydı. Birlikte gülmeyi başarıyorlardı ki bu olağanüstüydü. Bu uyumu biraz geç yakalamışlardı. Dayanamadı Günce güzel bir şey diyecek ya tüm sabırsızlığıyla.
''O dedi O her şeyi biliyor.''
Savaş Hoca sustu. Günce 'eyvah ben ne yaptım yine' diye düşünerek kahrolurken birden Sinan’ın net ve ciddi sesi tamamladı cümleyi.
- Şüphesiz O, işiten ve bilendir. Şüphesiz O, her şeyi duyar; her şeyi bilir. Hiç kuşkusuz O, her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla bilendir. Çünkü her şeyi işitir, bilir.''
Önce bir sessizlik oldu. Sonra Savaş Hoca gülmeye başladı. Selin, Sinan ve Günce de. Gerginlik dağılmıştı.
Savaş Hoca neskafe hazırlamaya gitti. O önde Sinan, Savaş Hocanın arkasında uzun boyu ile hoş bir tezat oluşturacak şekilde mürit gibi değişik bir tapınma hareketi yaptı hafif eğilerek, kollarını yana açarak ve sallayarak.
Selin ve Günce neredeyse yerlere yatacaktı gülmekten. O her şeyi biliyor, o her şeyi görüyor, o her şeyin en güzelini yapıyor.
Dile kolay otuz beş yıl bu. O her şeyin en iyisini yapıyor ve bize öğretiyor.
***
Bir gün bir öğrenci bir fil heykeli yapıyor ilk kez gördü Günce onu daha önce karşılaşmamışlardı. Hafta içi başka bir gün geliyor olmalıydı. Güzel de olmuştu heykel. Sıra boyamaya gelmişti. Tek tek soruyordu atölyedekilere ''Fili ne renge boyamalıyım sizce, pembe fil olur mu?''
O gün atölyede Günce, Günce'nin yanında Sinan, Sinan’ın yanında da fili yapan Nahide Hanım çalışıyorlardı.
Nahide, ''Fil ne renk olur?'' diye sordu Günce'ye pat diye. Günce dayanamadı patlattı kahkahayı.
Şaşkın gözlerle bakıyordu Sinan ona.
Biraz ciddi ve belki de kızarak bakıyordu ona Savaş Hoca.
Tepkisiz bir yüzle bakıyordu Nahide Hanım Günce'nin yüzüne.
Krize giren Günce biraz kendine hakim olduğunda ''Pardon benim sinirlerim bozuldu, fil ne renk olur Sinan?''
Sakince anlattı Sinan fil renginin doğada nasıl olduğunu, pembe veya mavi olmadığını. Onayladı Savaş Hoca onu ve hazırladığı gri renkteki boyayı düzgün bir şekilde filin üzerine sürdü ve nazik bir hareketle fırçayı Nahide Hanım’a verdi ve ''Devam edin siz'' dedi.
Selin o gün yoktu. ''Olsaydı zaten tümden bitmiştim. Onunla gözlerimiz karşılaşınca kendimi durdurmam mümkün değil. Lavaboya mı kaçayım kendimi tuvalete mi atayım elimi mi yıkayayım nereye gideyim. Hele Savaş Bey’in hışmından nasıl kurtulayım.''
Aslında sevmezdi dedikoduyu Günce ancak Nahide bir gün patavatsızlık etmiş,
''Hocam dersiniz ki öğrencilerinize ben olmadığım bir zaman bu kadın da şöyle yapamadı böyle yapamadı heykeli'' diye başlayınca.
Günce dayanamamış, ''O öyle yapmıyor ki öğrencilerin arkasından bu tür yorumlar yapmıyor ki.''
Nahide Hanım duymamış gibi devam ediyordu hızını alamamış. Savaş Hoca ise Nahide Hanım'ı doğru bir şekilde anlamış olarak açıklama yapıyordu doğal bir sesle.
Telefonu ile ilgilenen Selin’e baktı Günce. Gözleriyle anladılar birbirlerini ve küçük masanın üzerindeki simitleri ve diğer yiyecekleri sessizce yediler.
Sonraki haftalarda Atatürk heykeline başlayan Nahide Hanımla tekrar karşılaştılar. O gün yine Nahide Hanım, Sinan, Günce ve Selin çalışıyorlardı atölyede. Nahide Hanım bayağı uğraştı. Ortaya çıkan çalışma Atatürk’e pek benzemediği için huzursuzdu.
Savaş Hoca sabırla, kendisini çağıran Nahide’nin yanına gidiyor her soruda Günce yanında sessizce çalışan Sinan’ın nasıl bu kadar sakin kalabildiğine şaşırıyor, Savaş Hocanın da sabrına hayran oluyordu. Ancak Atatürk’ün yüzünü yaparken Savaş Hoca;
''Neden bu bölümü bu kadar çok doldurdunuz?'' diye sordu Nahide Hanım’a.
Nahide Hanım durur mu ''Ama hocam orası da şişik.''
''Şişik mi, hani neresi şişik?'' diye sordu Savaş Hoca.
Bir sessizlik çöktü atölyeye. Günce Selin’e baktı. Selin sessizce kopmuştu. Sinan aceleyle arka tarafa gitti. Günce gülme krizini içine doğru yönelterek gülmesini yuttu. Boğulacak gibiydi, gözleri yuvalarından fırlamışçasına gerilmiş, tam düzelecekken Selin ile göz göze gelince tekrar eski haline dönüyor, dolu olduğunu düşündüğü tuvalete gidemiyor, ne yapacağını bilmez halde çalıştığı yerde bir aşağı bir yukarı eğiliyor, Selin bu gelişmeleri hiç kaçırmadan ve ciddi bir yüzle Günce’yi izliyordu. Allah’tan Savaş Hoca Nahide Hanımın şişik dediği bölümü o sessizlikte bir an sonra ‘nasıl yani?’ diye sorup alacağı cevabı beklemeye gerek görmeden heykelin yüzünün aşırı şişkinliğini düzeltmeye koyulmuştu.
Sinan gelince, alı al moru mor şekilde patlıcan gibi olmuş Günce lavaboya koşuyor. Sonra arkasından Selin gelip Sinan’ın gülme krizine girip lavaboya gittiğini söyleyince Günce hiç renk vermeyen Sinan’ın da koptuğunu öğrenince şaşkınlığını gizleyemiyordu.
Yine bir gün atölyede çalışıyorlar Nahide Hanım o gün gelmemişti. Sinan birden nereden aklına geldiyse,
''Ama orası da şişik.'' dedi.
Günce bastı kahkahayı. Selin de gülmeye başlamıştı.
Savaş Hoca geldi. ''Ne oldu?''
Açıklama yapmaya kalkıştı Günce. Savaş Hoca, ''Siz işinize dönün.'' dedi ciddi bir ses tonu ve nazik bir yüz ifadesiyle.
Günce içinden kendisine Zagor, Tommiks, Teksas’taki çok sevdiği kahraman Çelik Bilek kitaplarındaki küfür yerine geçen tüm kemik, efekt ve her türlü sembolle sunturlu, katmerli, dolaylı dolaysız tüm kelimeleri söyleyerek. 'Oh olsun sana hak ettin. Sonuna kadar. Sus, eve gidince valide hanımın küçükken söylediği acı biber sürerim ağzına sözünü bile hak ettin. İyi de ben acı biberi çok seviyorum. Anneannesinin onları paylarken söylediği 'tepenizi delerim', 'kılçıklı katırlar sizi' olmak üzere tüm azarları aklından geçirerek.'
Sadece şunu diyebildi. ''Hocam o kadın cici, vallahi kötü biri değil asla, kötü bir niyetim yoktu, hocam kalbim temiz, inanın hatıra defterlerindeki sayfalar kadar temiz.''
Hiçbir şey söylemedi Savaş Hoca, tek bir söz bile etmedi. Bu sessizlik kızmasından bile korkutucuydu. Günce ne Selin’in, ne de Sinan’ın gözlerine bakmadı birkaç dakika. Ciddiyetle çalıştı akşam atölyeden çıkana dek.
Ertesi hafta dayanamadı.
''Hocam orası da şişik ve de orası da çıkıntı demeyeceğim çünkü çok kızıyorsunuz.''
Derin bir nefes aldı Savaş Hoca. Başka bir şey söylemedi.
***
Savaş Hoca ara sıra çok keyifli şeyler anlatırdı.
- Askerdeyiz. Öyle soğuk ki. Soğuğu severim ancak hava buz gibi. Çeşmeleri açık bırakmışlar, su akıyor. Su boşa gitmemeli ne yapayım dayanamadım. Sırayla kapattım tüm muslukları. Meğer özellikle kapatmıyorlarmış sabah uyandık ki tüm çeşmeler donmuş hiçbiri akmıyor.
- Bir gün parkamı astım, hava yine çok soğuk eksilerde. Sabah parkayı almak için gittiğimde parka çatır çutur elime geldi. Kırıldı anlayacağınız.
- Öğrenciyiz, akademide arkadaşlardan biri çalışıyor bir resim üzerinde. Biraz çiziyor sonra akşam oluyor gidiyor, sonra biz de gelip bir çizik atıyoruz resme. Ertesi gün geliyor bakıyor anlayamıyor bir farklılık var ama kimin yaptığını çözemiyor kendi yaptım sanıyor devam ediyor ertesi akşam tekrar çizik atıyorlar bu böyle günlerce devam ediyor.
- Yine bir gün bir kız arkadaşımız nü çalışıyor büyükçe bir heykel. Henüz çamur aşamasında iken bir süre gelmedi kız. Arkadaşlarımızdan birisi heykelin koltuk altlarına ve kasık bölgesine çim ekti. Aradan zaman geçti. Hocamız kontrol ediyor heykelleri sıra üzeri örtülü bu heykele geldi. Örtü açıldı ortaya çıkan manzara dehşetli. Upuzun yemyeşil çimler inanılmaz bir görüntü var ortada. Hoca ‘bu nedir kapatın hemen’ dedi.
***

''Hocam bir hayalim var'' diye daldı atölyeye Günce
''Neymiş Günce Hanım?'' diye sordu Savaş Hoca.
''Ben Samed Behrengi’nin Küçük Karabalık öyküsündeki balığın heykelini yapacağım.''
''Olur, yapın zaten daha önce dökümünü almıştınız dosyada duruyor.''
''Yapacağım ama çok güzel olmalı çünkü ben iş kuracağım ve kuracağım işin de sembolü, logosu o olacak.
''Hım, ne işi Günce Hanım?''
''Makaron atölyesi açacağım hocam Küçük Kara Balık Makaron Atölyesi. Bir Günce Akyazılı yapımıdır diye yazacağım logonun altına.''
''Dükkan açacaksınız yani.''
''Evet hocam.''
''Makaron yapmasını biliyor musunuz peki?''
''Yok hocam, kursa gidip öğreneceğim. Hatta bir kursa kayıt oldum bile.''
''İyi ancak internetten seyredip öğrenseniz de olur gibi geliyor bana sanki ama siz bilirsiniz.''
''Neden küçük karabalık?'' diye sordu Sedat.
''Çünkü o okyanuslara açılıyor, kendi denizi yetmez. O bir öncü…''
''Peki dedi fazla bulaşmadan Günce'ye. Ahşap güzel boğası üzerinde çalışan Sedat arka bölüme geçti.
'' Makaron işi nasıl gidiyor Günce Hanım?''
''iyi hocam ancak uygulayamadım henüz.''
''Nasıl yani ders aldınız ve merak edip bir kez bile yapmadınız mı?''
- Yok hocam..
'' Ama olmaz ki ben geçende Bolonez sos yapmayı denedim istediğim gibi olmadı. Uykularım kaçtı sonra tekrar denedim çok güzel oldu.''
''Olur, ben de deneyeyim.''
''Neyi sosu mu?''
''!''
''Hatta getirin bakalım not vereceğim.''
''Olur, hocam çok iyi olur hem de.''
'''Hocam bu ne kadar güzel bir şey heykel dışında da ne kadar çok şey öğreniyoruz sizden teşekkür ederim gerçekten.
''Reca ederim. Siz bir deneyin çünkü birden fazla uygulama yapmanız gerekebilir o yüzden ancak bir de bakın gerçekten sevecek misiniz makaron yapmayı.''
- Ama siz hocam siz ne güzel şortunuzu giyiyorsunuz, patron yok, emir veren yok sizi sinirlendiren yok, ne güzel bir şey.
- Biz seviyoruz Günce Hanım bakalım siz sevebilecek misiniz hem bu işin satışı var, pazarlaması var. Neyse bir deneyin bakalım. Bu arada heykelle de uğraşın biraz çok fazla sigara molası veriyorsunuz hem sizin iş yerinizin simgesi olacak bir şey çok özenerek ve de severek yapmalısınız değil mi balığı.
Dedikten sonra Sinan, Serkan ve Selin'e;
- Çocuklar bir gün aşağıdaki balıkçıdayım, balıklara bakıyorum yanımda bir müşteri var. Balıkçı da zıpır mı zıpır. Müşteri balığa baktı baktı ve ‘bu balığın adı ne?’ diye sordu.
Balıkçı durur mu,
- Ahmet dedi.
Kalakaldı adam
.
Gülmeye başladı Selin, Sinan, Sedat ve hatta Günce bile…
Günce makaronları yapamadı. Pastaneden aldığı makaronlarla geldi atölyeye.
''Hocam hani balığa giderler ya, balık da tutamazlar ya sonra gidip balıkçıdan balık satın alırlar ya işte öyle oldu. Bakın makaron getirdim, güzele benziyor.
Nurhan Özgel

