reklam
reklam
DOLAR32,3346% 0.06
EURO34,4978% -0.58
STERLIN40,4007% -0.48
FRANG35,4512% -0.18
ALTIN2.488,60% 1,12
BITCOIN2.352.2951.683
reklam
Prof. Dr. Garip TurunçTÜM YAZILARI

MAKYAVELİZM’İN MÜSLÜMAN VERSİYONU

Yayınlanma Tarihi : Google News
MAKYAVELİZM’İN MÜSLÜMAN VERSİYONU
reklam

MAKYAVELİZM’İN MÜSLÜMAN VERSİYONU

Niccolò Machiavelli (Makyavel), 5 asır önce (1469-1527) yaşamış İtalyan bir siyaset felsefecisiydi. Önceleri dürüst bir yöneticiymiş. Bu nedenle başı belaya da girmiş, haksız yere hapishanelere de düşmüş. Bakmış ki olmuyor, hak adalet değerleri işe yaramıyor; ‘çalmayacaksın, yalan söylemeyeceksin’ türünden dinsel ve ahlakî ilkelerden çark etmiş; reel politikanın, sosyoekonomik olgunun gücünün farkına varmış, politikanın işleyiş mantığına uygun kuramlar geliştirmiş. Özellikle Hükümdar (‘Prens’) adlı eserini, Floransalı Medici ailesine mensup, Prens Lorenzo Di Piero’ya sunmuştu. İlerleyen asırlarda siyaset bilimciler Machiavelli’nin “iktidar” kavramını olumlu anlamıyla işlemeye çalışsalar da, “hedefler araçları meşrulaştırır”/“amaca giden her yol mubahtır” felsefesi otoriter ruhlu yöneticilerin her durumda başvurdukları bir fetva kapısı olmuştur… Makyavel’e göre iktidar sahibinin kullanması meşru olan araçların başında da ‘korku’ geliyordu; yönetilenler ‘hükümdar’dan korkmalıydı… Yine Makyavel’e göre bir hükümdar sevilmeyi değil kendinden korkulmasını önemsemeliydi.

Machiavelli’nin en çok esinlendiği düşünür muhtemelen Saint Agustin’dir (354-430). Bu Hristiyan filozofa göre “Amaç Allah yolu ise, kutsal bir gayeye yönelikse, yöntemin meşruiyetini tartışmak gerekmez.” Machiavelli’den yüzyıllar önce Kuzey Afrikalı din adamı böyle buyurmuş. Machiavelli’de onun izninde giderek demiş ki:

“Öyle Hz. İsa Efendimiz’in dediği gibi, ‘bir yanağına tokat atana öteki yanağını uzat’ mantığıyla Tanrı iradesine uygun devlet kuramazsınız. İnsanların kurduğu devletler gaddardır, acımasızdır, yakar, yıkar, öldürür; yöneticilerin hepsi de zındıktır, mülhittir. Eliniz mahkûm, siz eğer Allah’ın buyruğu olan ‘Civitas Dei- Tanrı Şehri’ni kurmak istiyorsanız, ‘Civitas Terrana- Dünya Şehri’nin’ yöntemlerini kullanmak mecburiyetindesiniz. Tokat yiyip, öteki yanağı dönmek enayiliktir. Tokata eyvallah dersen dünyaya şeytan egemen olur. Civitas Dei kurma yolunda amacınız kutsal oluğu için Allah sizi affetmekten öte cennette sonsuz mutluluklara gark eder.”

Bizi yönetenler de benzer bir fetvayı Hayrettin Hoca’dan almıştı galiba. İhaleleri kazanmak için bağışlar, rüşvet, irtikâp hayır-hasenat işlerini gerçekleştiren vakıflara yönelikse bunda asla ve asla sakınca yoktur! “Mübarek bir gayeye” hizmet etmektesiniz. Ulül-emr zalim olsa da eleştirme ve karşı koyma hakkınız yoktur, zalim yönetici, günahlarımız dolayısıyla bize gönderilen musibettir. Karşı koyarsanız Allah’a karşı gelmiş olursunuz. Sadece günahlarınızın affı için gözyaşı döküp tövbe etmekle yükümlüsünüz.

***

Karşı karşıya olduğumuz sorun en temelde, bir ahlak ve erdem sorunudur. İklim krizi yüzünden koca göller buharlaşıp çatlamış topraklara dönüyor ya, ahlak da işte öyle. İnsanlık krizinde buharlaştı çorak topraklara döndürdü bizi! Ahlaki değerlere sahip olmayan erdemsiz insanlar, dincilikle halkı uyuşturarak ve sahte bir ahlak anlayışı ortaya koyarak, ahlaksız ve erdemsiz bir sömürü ortaklık düzeni kurmuşlardır.

Nerede İslam düşünürü Farabi? Nerede onun ‘Faziletli Medine’si’? O ki devlet başkanının özelliklerinin Hz. Muhammed’e benzemesinin gerekliliğini söylüyor. Nerede Farabi’nin o Nizamülmülk’ün ‘Siyasetname’si? O eser ki İslam Peygamberi Muhammedü’l-Emin’in yüksek ahlakının siyasette örnek alınmasını öngörüyor; vali atadığı Muaz bin Cebel’e nasihatidir : “Müjdeleyin, nefret ettirmeyin; kolaylaştırın zorlaştırmayın” buyurur. Öncesinde de taze valiye; Allah’tan korkmasını, mazlumun duasından sakınmasını, insanlara iyilik ve güzel ahlâkla muamele etmesini, zenginden alıp fakire zekât vermeye çağırmasını öğütler. Daha Peygamberlik müjdelenmeden önce bile, herkesin saydığı, sevdiği, güvendiği, malını-mülkünü emanet ettiği insan. O ki ötekileştirmeyen, Mekke’nin fethinden sonra, O’na karşı savaşan, bir anlamda politik rakibi konumunda bulunan Ebu Süfyan ve karısı Hind’e saygı gösterilmesini buyuran mübarek zat. O’nda kin, nefret, intikam duygusu yoktu.

Peygamber’in tavsiyesi böyleyken Diyanet Başkanı Erbaş, el kadar çocuklardan yüreklerinde kin ve nefret beslemelerini istiyordu. Hoca, geçen hafta Yaşamkent Hz. Aişe 4-6 Yaş Kur’an Kursu ve Çukurambar Diyanet Gençlik Merkezi açılışlarına katılmıştı. Vatanını, milletini, devletini seven gençler yetiştirdiklerini söyledikten sonra şöyle devam ediyordu:

“(Bu çocuklar büyüdüklerinde) Milletine, devletine hainlik yapanlara karşı içinde ve yüreğinde bir nefret besleyen gençler olsun. Öyle değil mi? Biz bir kötülük gördüğümüz zaman onu elimizle düzeltmek lazım. Elimizle düzeltemiyorsak dilimizle düzeltmemiz lazım. Dilimizle de düzeltemiyorsak kalbimizle o kötülükten nefret etmemiz lazım. Peygamber Efendimizin verdiği ölçü bu…”

Tüm dinler arasında diyalog kurduracak, karşılıklı hoşgörü ve tahammülü sağlayacak Diyanet Reisi’nin el kadar bebelere verdiği mesaja bakın. Sevdireceğine, nefret ettiriyor.

***

Nefret, maalesef sevgiden daha güçlü bir güdüleme ve yönetme aracı. Öfke, ne yazık ki baldan tatlı. Hazzını tatmaya görün; kendinizden geçirir, gözünüzü döndürür. Necip Fazıl da nefretin gücünü keşfetmişti ve şiirinde sere serpe kullandı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’a da ilham veren Gençliğe Hitabesi’nde üstat, bu şuurla “kininin, öcünün davacısı” olmaya çağırmıyor muydu?

Sevgi ne kadar büyük ve tutkulu olursa olsun, içte yanıp tutuşan nefret ateşiyle boy ölçüşemiyor. Siyasetçiler, sevgiyi büyütmekle nefreti körüklemek arasında bir tercih yapacaklarsa ondan ikincisine yönelmiyor mu? Yoksa kazanmak için, kendilerini sevdirmek yerine kin ve korku gütmeyi niye kamçılasınlar? Rövanşist hisleri kışkırtanlar, ne yaptıklarını gayet iyi biliyor. Taraftarlığını kazanarak kendini seçtiremeyeceğini gören, seçmenin karşıtlığını rakibine çeviriyor hemen.

Okullarda siyer dersleri konulunca, fena olmaz çocuklar Peygamberimizin o yüksek ahlakını görür, bu da siyasete yansır diye düşünmüştüm. Yanılmışım, meğer saf-temiz Müslümanları kazanmak için ‘Makyavelizm’in Müslüman versiyonuyla karşı karşıya kalmışız.

Tiranlık, otokrasi, diktatörlük ve totaliter rejim türlerine mensup olan despotizm kavramı bu yönetim biçimlerinden belirgin bir farklılık arz etmektedir. Siyasi despotizmin meşrulaştırılmasına İslam toplumları açısından baktığımızda, geçmişte kalan farklı örneklerin ortaya çıktığını görürüz.

UNESCO 2010 yılında yaptığı bir araştırmada, Abbasi halifelerinin Sasani imparatoru Ardeşir’in (224-226) vasiyetnamesini ‘siyasi bilimler alanında pratik bir kılavuz’ edindiklerine dikkat çekiliyor. Tıpkı Avrupa kralları nezdinde muteber bir konuma sahip olan Machiavelli’nin ‘Prens’ adlı eseri gibi…

Despotizmin meşrulaştırılması konusunda en çarpıcı örneklerden birisi Ardeşir’in bu ‘Vasiyetname’sidir. Abbasi halifelerinin de örnek aldığı Ardeşir’in halkı kontrol altına almak için oldukça cesur görüşleri vardır. Vasiyetnamedeki ifadeler aynen şöyle:

”Sizden biriniz başıboş bir halkla karşılaşırsa, onlara karşı gücünü kullansın, sakın zulmetmekten korkuyorum demesin. Kendisine zulmedileceğinden endişe eden kişi ancak zulmetmekten korkar. Dahası halkın bir kısmına karşı işlenen zorbalık, diğer kısmının iyiliği için, ayrıca hem kendi rahatı hem de kendisiyle birlikte olan halk kesiminin fesat ve kargaşadan kurtuluşu içindir. Bu işi, olabildiğince hızlı bir şekilde yapsın. Sonuçta o, kendine ve müttefiklerine değil, sadece düşmanlarına zulmediyordur.”

***

Türkiye de çok uzun süren bir zulüm dönemi yaşadı, benzer bir süreci yaşıyor. Anayasa suçu işleniyor. İnsan hakları suçu işleniyor. Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararların tüm idari ve yargı kurumlarını bağladığı bir anayasa kuralıdır. Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararlar Yargıtay tarafından uygulanmıyor. Böylece yargıya duyulan güven yok oluyor. AYM kararına karşın Can Atalay’ın Hatay milletvekilliği düşürüldü. Tüm bunlar Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın istekleri doğrultusunda gerçekleşti. Erdoğan “AYM kararlarını içime sindiremiyorum” diyor.

Bu son günlerde 28 Şubat Süreci’ni anıyoruz yine, 1997’deki antidemokratik müdahalenin yıl dönümünü. ‘Bin yıl süreceği’ iddia edilen günlerin üzerinden 27 yıl geçti. Daha önce de birkaç kez yazmıştım; 28 Şubat’ın kuşkusuz pek çok günahı var ama en acımasızı ve insan hakları açısından en kirli uygulaması, başörtüleri nedeniyle Muhafazakar genç Türk kızlarının eğitim haklarının ellerinden alınmasıdır… O karanlık dönem Türkiye’nin alnına kara bir leke olarak yazılmış ve tarihteki yerini almıştır.  Bugün itibariyle esas konuşmamız gereken, 28 Şubat’ta cuntacılara karşı mücadele veren AK Parti cenahının ve dindar-muhafazakar çevrelerin son dönemde giderek 28 Şubat zihniyetiyle aynı çizgiye gelmiş olmalarıdır. Dün şikâyet ettiği ve mağduru olduğu ne varsa bugün karşıtlarına fazlasıyla reva görüyor.

FETÖ’cü yargıçların karara bağladığı 28 Şubat adı ile yürütülmüş olan davalar sonucunda yaşam boyu hapis cezası ile cezalandırılan Cumhuriyetin ordusunun emekli generalleri cezaevindeler. 79 yaşında olan var. 84 yaşında olan var.  Kalbinin 5 damarından baypas ameliyat olan var.  Ciddi bel ameliyatı geçiren var.  Eğilip çorabını bile giyemeyen var. Yüksek tansiyon ve şeker hastalığı olanlar var. Ziyaretler sırasında bitkinlikten baygınlık geçirip yere yığılanlar var. Parkinson yüzünden kendi başına ihtiyaçlarını göremeyenler var. Yürüyemeyenler var. 940 gündür hapiste tutuluyor. Avukatları “Düşman hukuku uygulanıyor” diyor. “Birçok adil yargılanma hakkı ihlalinin yaşandığı bu davada verilen mahkûmiyet kararı da davanın bir siyasi niteliği ile orantılı şekilde ağır olmuştur” diyor. Dönemin ruhuna uygun olarak adaletsiz bir şekilde yargılanmaları bir yana, yaşları 80’ni geçmiş bu 28 Şubat sanıklarının Adli Tıp’ın “hapishanede bulundurulmaları uygun değil” raporları Cumhurbaşkanlığı katında 9 aydır işlem görmüyor. Gerici, şeriatçı sanıkların salıverilmeleri yolundaki kararlar imzalanırken, hastalıklarla boğuşan ve onlardan çok daha yaşlı olan Cumhuriyetin ordusunun generalleri kin ve öç alma duyguları ile salıverilmiyorlar. Eşlerinin gönderdikleri mektuplar teslim edilmiyor, “rütbelerini söktük, burada korgeneral yok, orgeneral yok, er var” deniyor, mektuplar geri gönderiliyor, böylesine zulüm var. Yaşanan bu dram, demokrat, çağdaş Türkiye’ye yakışmıyor !

Anayasal Demokratik bir direniş olan Gezi Parkı Direnişi, bir hükümet darbesi diye suçlanıyor ve mahkûm ediliyor. Hak, hukuk, adalet ihlal ediliyor. Anayasal ve Demokratik bir protesto hakkını kullandıkları için, kamu yararını savunan insanlar hapse atılıyor. Analar babalar evlatlarından ayrılıyor, aileler parçalanıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Gezi olayları sırasında polis şiddeti ile yaşamını yitirmiş gençlerimiz için “Onlar polise şiddet uygularken öldüler” diyor. Şiddet uygulayan polisleri övüp “Sizler destan yazdınız” diyor. Gezi’yi desteklemiş yazarların, ele geçirdiği yargı ile en ağır cezalara çarptırılmalarını sağlıyor. İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İHAM) Sözleşme md. 18 (yani yargılamanın politik amaçlı olduğu) belirlemesini rağmen; bir ağır ceza mahkemesinin verdiği tahliye kararı siyasal otorite tarafından sert bir üslupla eleştiriliyor ve alelacele yapılan yeni bir suçlama ile tutuklu (Kavala, Demirtaş) tahliye edilemeden hücresine geri yollanıyor.

***

Ortaya çıkan manzara son derece açık ve net; demokrasiye itibar etmeyen, kendisi de adalet temelinde bir sistem kuramayan siyasal İslam iktidarlı Türkiye’de özgürlük yok, hakka-hukuka riayet yok, liyakat önemsenmiyor ve yukarıda aktardığım Makyavel’in ‘amaç için her yolu mübah gören’, ‘tehdit’ ve ‘korku’ya dayanan; Montesquie’nın “Kanunların Ruhu (De l’esprit des lois)” isimli eserinde, 275 yıl önce Türk ülkesi için söz ettiği o (affreux despotisme) koyu despotizm hâlâ hakim.

Dünyevi iktidarları için dini araçsallaştırmaktan çekinmeyen ‘dindar etiketli’ bu tamahkarlar keşke dini bu kadar yormasalar, dindarları yaralamaktan biraz olsun edep etseler…

Prof. Dr. Garip Turunç – Bordeaux (Fransa) Üniversitesi ve İstanbul Galatasaray Üniversitesi Em. Öğt. Üy.

Bordeaux, Cuma 1 Mart 2024

 

reklam