
Şeytan Çükü
‘Neden bu kadar ısrar etti ki bu saati vermek için, at dedim, atar mı hiç işlevsel bir şeyi atar mı o sen atar sonra belki pişman olur ya da hiç olmazsın. O bilir değerini her şeyin sen olduğun için değil senin olduğu için de değil. Kızım bak heykel hocan yağmur sularını biriktiriyor, çöpün yanına konulan eşyaları tamir edip eskisinden de güzel bir hale getirip yeniliyor, ağabeyin keza öyle hiçbir şey atamıyor. Sen ise attığın her şeyde biraz daha rahatlıyorsun neden? Çöpü sıfıra indirsek neler olur biliyorum ama.
Ama annem, teyzem, anneannem hiçbir şeyi atmıyorlardı tamam onlar zor günlerden geldi süpürge tohumu ekmek karnesi günleri ama ya istifçilik.
Anne ölmeden önce bir ara odasına girmiş ve adım atmaya yer bulamamış,
- Anne nefes alamıyorum burada ne kadar çok eşya var tıkış tıkış.
- Ama kızım bak biliyorsun babadan kalma yerlerin mahkemesi bitince oraya yerleşeceğim, gelmek isteyen de gelir benle o yüzden o kadar çok şey aldım ki…
İçinden geçirdi Günce. ‘Ya anne ufacık Bağkur emekli ev kadını maaşınla bu kadar şeyi nasıl aldın kim bilir nelerden kıstın’ kırılmasın diye hiçbir söylemedi annesine.
Ütü, bahçe masası, şemsiyesi, sandalyeler camekanda yeni nevresim takımları, tabaklar dolaptaki giysiler annemin babamın cin ışığı dediği kitap okuduğu masa lambası, kalp krizi geçirip ölmeden önce doğalgazlı evde fatura çok gelmesin diye tasarruf edildiği için çok üşüyen annenin elektrik sobası hatta iki tane idi. Yazları çok terlediği için iki tane vantilatör en son şeker komasına girdiğinde komadan çıkar çıkmaz ve dirayetiyle ve doktorların iyi bakımıyla on beş günde felci atlatıp ambülanstakilere rezil olduğunu düşündüğü için Günce’yi de götürüp mobilya dükkanından aldığı kocaman yatak odası takımı, dubleks evde her zaman aşağı kattaki mutfağa inmemek için koyduğu mini buzdolabı, kitapları, biri nakış bir dikiş için iki dikiş makinesi.
Bir köşede kahverengi ceviz sandığı 60 yılında Günce’nin babasıyla evlendiği, hiç sevmediği fakat babasının
- Kızım evlen bileğinde altın bilezik var bu çocuğun şoför kendisi hem sana da aşık bak siz tanışmadan önce rüyasında görmüş seni tıpatıp senmişsin.
- Ama baba ben henüz on dört yaşındayım çocuğum, ben ne anlarım evlenmekten.
- Kızım annen gittikten sonra zaten bu çocuklar sana kalmadı mı daha beş yaşındayken dolma sarmadın mı ben ne anlarım yemekten ben sadece dedelik bilirim. Bir de biliyorsun devlet demiryollarındaki işim.
- Ama baba sen getirmedin mi Ereğliliyi buraya annemin üzerine.
- Yavrum sen biliyorsun kadını dövüyorlarmış kayınvalidesi de, kocası da gardiyanmış, ağaca bağlamıştı kayınvalide onu ilk gördüğümde. Kadın beni gördü. ‘sen ne iyice yakışıklı bir adamsın beni kurtar.’ dedi.
Babasına baktı Şehriban ince uzun yakışıklı bir adam çok severdi babasını annesinden daha çok. Sessizce dinledi.
- Sen biliyorsun geldi oturdu eve. Git dedim gitmedi. Git dedim gitmedi. Kaldı sonra. Güzel de akça pakça da.
- Baba yemek yapamıyor yapsa da pişirdiği yenmiyor evi güzel temizliyor çok tertipli tutuyor bir de iki kardeş yaptınız çok da güzeller ama onların da bakımı bende. Hem annem biliyorsun Munise’yi aldı karnındaki diğer çocukla ağabeyinin yanına gitti çok aşıktı sana fakat kaldıramadı dayanamadı ikinci kadına. Aile parçalandı baba yarımız orada yarımız burada.
- Ne yapayım kızım hayat ben de istemezdim.
- Bak ağabeyim Orhan kaçtı gitti İstanbul’a o kadar aradın ve müthiş bir şey yapmış Yahudi kuyumcunun yanında iş öğrenmiş aldın getirdin gayri dayanamam ben bu hasrete diye.
- Yavrum ben çocuklarımı çok seviyorum bak yanımızdaki konaktaki çocukları olmayan o zengin armatör Cemil ile seni sarışın yeşil gözlüsünüz ve çok güzelsiniz diye evlat edinmek istediler de hayatınızın bu fakirlikten kurtulacağını bile bile evet demiştim ama geldiklerinde…
- Baba neden vermedin bizi bak hiç değilse biz kurtulurduk en azından okur büyük insan olurduk.
O gün sesini koyuvererek ağlamıştı Kerim baba ben çocuklarımdan ayrılamam demiş ve verememişti Cemil ile Şehriban’ı ecnebi zengin aileye.
Kerim baba alırdı sazını eline söylerdi deyişlerini yanık sesiyle hele bir cem yaptırışı vardı dillere destan. En çok sevdiği çocuğu Şehriban da tüm cemlerde başrolde. Nasıl bir semah dönüyor bu kız kuğu gibi. Çok severdi kızını, okutmadı, iş işten geçtikten sonra kafasına vurdu ama ah…
- Kızım bak annen beni çok seviyordu biliyorum ama babaanneniz evlendirdi bizi. Ben onu sevmedim sevemedim, çok becerikli tamam, çok iyi bir kadın tamam ama biliyorsun bu işler böyle olmuyor ki gönül bir şekilde akıyor bak benim sevdiğim asıl Akgül’dü aşıktık birbirimize annen oyun etti. Kaçıracaktım gitti benim saatimi kıza biriyle göndererek kızı başkasına kaçırttı. Sen bilirsin bu olay için yaktığım türküyü İstanbul radyosunda da söyledim.
- Ne diyeyim baba herkes haklı haklı olmayan mı var. Sen de annem de ben de hepsi herkes haklı ama hak değirmende baba hak karın doyurmuyor.
Sustu kaldı Kerim dede.
- Tamam baba da neden başlık parası istedin o zaman o aileden, fakirler biliyorsun. Babası beş yaşında iken ölmüş yeşil gözlü iyice bir çocuğa benziyor ama ben …. ( ………… sevdalıyım diyemedi)
- Kızım benim düğün yapmaya sana yatak hazırlamaya elimde para var mı sen söyle, yoksa ben biricik gözümden sakındığım kızımı hiç parayla değişir miyim, hem ben biraz da hayatın kurtulsun diye… Kardeşlerine bakmaktan helak oldun hiç değilse kendi çocuklarına bakarsın.
‘Baba ben adet bile görmedim ki daha diyemedi nereye oluyor çocuk.’
- Ah baba güzel baba okutmadın kızlarını okuttun erkek çocuklarını ama ne oldu hiçbir okumadı hepsi ya ortaokuldan terk ya da neyse.
- Kızım annen de bilmiyor ki okuryazarlık ben de askerde Ali okulunda öğrendim biliyorsun yedi yıl askerlik yaptım ben ve her izne gelişinizde birinize hamile kaldı anneniz.
Anneanne öğrendi okumayı yıllar sonra.
- Evet baba çok da bereketli olmuş abim, ben, kız kardeşim, iki erkek kardeşim, iki de baba bir anne ayrı erkek kardeşimiz yedi. Yarım düzine yani.
Kızın zehir gibi zekâsına bir kez daha hayran kalan baba sağduyu ve mantığından geçirince söyleyecek bir şey bulamadı. ‘Aman canım neyse ne dedi biz de biliyoruz ama kader hayat kader hayat ta ustaların direnmedi mi bu hayata haksızlığa Hacı Bektaşi Veli, Hazreti Ali, Pir Sultan Abdal, Nesimi daha saymakla bitmez ki
***
Kablo’ya geldiğinde Selin ile oturuyordu Günce resim kursundan çıkmışlar Ase Hocanın onlara en son öğrettiği tekniklerden bahsediyorlardı. Az oturacak, bir en fazla iki bira içip kalkacaklardı. Keyfi yoktu Günce’nin yeni ayrılmıştı D. den. İlginçtir ki apar topar o akşam onun yanından ayrılırken saati orada kalmıştı.
Telefon çaldı. Arayan D idi. ‘Eyvah ne yapacağım’ diye düşündü kız.
Ne yapsam ki? Açmasam mı telefonu diye mırıldandı kendi kendine.
Aç dedi Selin, neden açmayacaksın. Çok az bahsetmişti Selin’e detay vermemiş ayrıldıklarını söylemişti.
Ya biliyorum da benim param yok ben daha oturamam ki sen de kalkacaksın ağlamaklı oldu Günce
Cüzdanından para çıkardı Selin.
- Ben para istemedim ki senden.
Geri vermek istedi kıza…
- Olsun lazım olur, hem belki barışırsınız bile.
- Hayır hayır o iş bitti.
- Lütfen al bunu derken masaya gelmişti bile D.
Günce elinde paralar Selin hem gelene hoş geldin diyor hem de bir yandan Günce’ye bakıyor öyle elinde parayla bir süre kaldı Günce, D ise bir Günce’nin yanına gidiyor oturamıyor Günce’nin yanındaki sandalyede palto ve çantası var, bir Selin’in yanına gidiyor orası da Selin’in montu ve çantasıyla dolu yani saçma bir gidiş geliş olunca kızlar ne yapacağını bilemediği için biraz duraksadıktan sonra boşalltılar koltuğun birini ve nihayet oturabildi D. Sonradan üzüldü tabii ki bu duruma çok Günce.
Bir ara tuvalete giden Selin’in boşluğunda D yanına gelip gizlice verdi saati kıza. Özenle bezenle paketlenmiş fakat uca doğru üçgenlemiş saat ilginç bir hal almış olmalı ki
- Ya kızın ödevine sardım ve paketledim. Şeytan çükü gibi oldu dedi güzel mavi gözlerini kırpıştırarak.
Ne diyeceğini şaşırdı kız bir saate bir D. 'ye bakıyor neden bu kadar sıkı paketledi üstelik atölyeye getirme dedim bak hiçbir şey olmayacakmış bu kadar sıkı paketlenen bir şeyin ne olduğu, geceyi nerede geçirdiği…
Öyle bir kahkaha patlattı ki kendini tutamıyordu. Neden bu saate bu kadar takıldı ki... Ama gerçekten çok komikti saatin paketi. Hayır hayır saate değil onun nitelediği terimle eşleşmeye gülüyordu kız cuk oturmuştu ki sohbet arasında çantadan bir şey çıkarmak gerektiğinde tekrar bakıyor ve engel olamıyordu kahkahalarına.
Sohbet güzeldi
Önce Günce gitti
Sonra Dido.
En son da D. ile Selin çıkmışlar.
Kırık aşk hikayesinin adeta simgesi, maskotu olmuştu saat.
***
Birkaç hafta sonra Günce Kadıköy’e gittiğinde. Bir şey düştü kızın kolundan.
Saatin kayışı kopmuştu.
Eyvah dedi...
Aşk bitti..
***
Anne bir tekerleme öğretmişti Günce’ye küçükken küçük kız hep söylermiş yarım yamalak bebekçesiyle.
Canım
Cananım
Hayatım
Bir tanem…
Nurhan Özgel

