reklam
reklam
DOLAR32,5038% 0.08
EURO34,7826% -0.12
STERLIN40,2943% -1.04
FRANG35,7169% 0.28
ALTIN2.499,53% 0,61
BITCOIN2.128.6681.036
reklam
Prof. Dr. Garip TurunçTÜM YAZILARI

Türkiye artık hayallerimdeki ütopyam değil bambaşka bir ülke!

Yayınlanma Tarihi : Google News
Türkiye artık hayallerimdeki ütopyam değil bambaşka bir ülke!
reklam

Türkiye artık hayallerimdeki ütopyam değil bambaşka bir ülke!

Ütopya, gerçekte olmayan, ama olmasını istediğiniz bir yer, toplum ya da bir durum. Daha doğrusu varılacak bir hedef. İlk kez 1500’li yıllarda İngiliz düşün insanı Thomas More Yunanca’da olmayan anlamına gelen ‘ou’ ve “eu- iyi topos-yer” kelimelerin birleşimiyle oluşmuş, hayalindeki toplumu tanımlamak için kullanmış; roman tarzında yazdığı “Ütopya Adası” adlı eserinde sınıfsız bir toplum düşünerek sosyalist yapıyı toplumun tüm katmanlarına yaymıştır. Toplumda eşitlik ilkesi egemendir. Çünkü toplumun mutluluğunu gerçekleştirmenin tek yolu eşitlik ilkesinin uygulanmasıdır. Daha sonra sosyalistler bu anlamda ütopya kavramını sahiplenmiştir. Ancak ilk ütopik fikirlerin Platon’dan çıktığı, iyi bir topluma eğitilmiş yöneticilerle “ideal devlet”e ulaşılacağını, iddia ettiği biliniyor.

Platon’dan etkilenen Fârâbî“Medinet’ül Fâzıla” (Erdemli Şehir) adlı eserinde böyle ütopik bir devlet tasarlamıştır. Ona göre, insanlar yardımlaşarak bir arada yaşamalıdır. Sağlıklı bir organizmada bütün organlar nasıl uyumlu bir şekilde çalışıyorsa, toplum da böyle olmalıdır. Kötü insanlar toplumdan çıkarılmalıdır. Erdemli şehirde gerçeklikler, doğruluklar, iyilik ve güzellikler birleşirler. Bunu sağlayan bu şehrin yöneticisidir. Yönetici, peygamber ile filozofun erdemlerini kendinde toplayan kişidir ve bu özeliklerini topluma yayarak devleti yönetir. Bireylerin de yöneticinin bilgilerine katılmasıyla mutlu bir şehir doğar.

***

Günümüzde de ütopyalar yazılmaktadır. Ancak, bunların ortak bir niteliği vardır, o da toplumları gelecekte bekleyen tehlikeleri göstermektir. Orwell“1984” adlı eserinde despotizmin (zorbalık) egemen olduğu bir dünyayı tasvir eder. Bu ütopyaya göre, dünya eşit güce sahip üç bloka ayrılmıştır. Yönetenler tek egemen güçtür. İnsanlar yöneticilerin korkusu ile sinmiş, özgürlükler kaldırılmış, ahlaki ve insani duygular yok edilmiş, düşünme ve düşündüğünü söyleme yasaklanmış, yaşam tüm güzelliklerini yitirmiştir. Hiç kimse birbirine güvenememektedir. Çoğu kişiler casustur. En yakınlarını yönetime gammazlama bir ödev haline getirilmiştir. Bireylerin kişilikleri tamamen silinmiştir.

Thomas More’un Ütopyasında pek çok uygulama insan doğasına aykırı görünmektedir. Bu türden toplum önerilerini ütopya kılan da zaten bu yönleridir. Ütopyalar aracılığıyla dönemin toplumlarına yasal eşitliğin sağlanması, haksız kazancın önlenmesi, tembelliğin ortadan kaldırılması gibi noktalarda mesaj verildiği düşünülebilir. More’un eserin 1. kitabında dönemin İngiltere’sindeki toplumsal ve siyasal düzensizlikleri betimlemesinin sebebi de budur. Yapıtın 2. kitabında betimlenen ütopik düzenin, söz konusu düzensizliklerin giderilmesi adına bir çözüm olarak önerildiği düşünülebilir.

***

Günümüzde hemen herkesin bir ütopyası, varmayı düşündüğü ideal dünyası, yaşanılası bir toplum hayali var, olmalı da. Ütopyalar çatışmadığı, toplumsal alanda büyük anlatıların öznesi olmadığı, birinin kendi ütopyasını diğerine dayatmaya çalışmadığı sürece hepimizde olması gereken bir özelliktir. Hayatımıza anlam katıyor, bize ulaşmamız için hedef, bazen de duygusal sarsıntılardan kaçacağımız sığınak sağlıyor.

Duygusallıktan ve “hayal etmekten” söz etmişken, bu güzelim ülkede, sürekli medyada paylaşılan ve içimi parçalayan örneklerden birini paylaşmak istiyorum… Bir ilkokulun 5. sınıf öğrencilerine Türkçe sınavında şöyle bir soru sorulmuş: En büyük hayaliniz nedir ? Kısaca yazınız. Çocukcağız da kısaca yazmış: Babamın parası olup tüm borcumuzu kapatması ve işi olması!  En fazla 11 yaşındaki bir çocuğun hayali bu; üzerindeki o ağır yükle iki satırlık “en büyük” hayalini gayet acıklı olarak anlatmıyor mu?..

Ben de, bu ilkokul öğrencisi gibi, çok zengin olmayı beklemiyorum. Çok mükemmel bir dünyada yaşamayı da. Orwell’in düşündüğü ütopyanın egemen olmadığı, yoksulluğun, tenceresinde çorba kaynatamayan, evine, toprağına, aşına ve işine el konulanların; çadırlarda yaşamaya mahkûm edilenlerin; adaletten yoksun bırakılanların; toprak altında siyanürle boğulmadan geçimi sağlayacak işsizliğin, çatışmanın daha az olduğu, sorunların daha kolay çözüldüğü, insan haklarına, insancıl hukuka saygının daha fazla olduğu bir dünya olsun yeter diyorum. Ülkemin de aynı özelliklere sahip olmasını, saygın ve güçlü görülmesini, insana ve demokrasiye değer vermesini arzu ediyorum. Benim ütopyam Thomas More’un ıssız adası veya Fârâbî’nin, “Medinet’ül Fâzıla”sı değil. Sadece Türkiye’nin huzur içinde, kimsenin kimseyi küçümsemediği, insan haklarının, hukukun üstünlüğünün güçlü olduğu bir ülke…

***

Ancak ülkemizde üzülerek gördüğümüz 22 yıllık iktidar, kendini çok büyük görüyor ve kendisine biat etmeyen, muhalif olan herkesi küçümsüyor, vatan haini olarak suçluyor. Tüm muhalefeti illet, zillet olarak ilan ediyor…  Ülke ekonomisinde enflasyon oranı zirve yapmış; halkımızın yüzde 20’si açlık, yüzde 40’ı yoksulluk girdabında çırpınmakta; halkımızın çoğunluğu, memuru, emeklisi, işçisi, köylüsü, esnafı, öğretmen ve öğrencisi ile perişanlık ve çaresizlik içinde. Ülkemiz “demokrasi tramvayı”ndan ineceği durağı çoktan geçmiş gibi; Büyük Atatürk’ün; yıpranmış Osmanlı Devleti’nin enkazından yarattığı çağdaş, devrimci, laik Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuk düzeni yok ediliyor. Tüm millet iradesiyle yürürlüğe girmiş olan anayasa hükümlerinin hukuksal yorumunun da bir anlamı kalmıyor.  Daha kötüsü de milli eğitim bakanının anlaşılmaz desteğiyle, milli eğitim sistemi; şeriatçı tarikat ve cemaatlerin etki ve güdümüne terk ediliyor. Ortalıkta “şeriat çığlıkları” atılıyor. Laik bir devlet’te şeriat propagandası yapmak Anayasa’ya göre suçtur. Hem ağır bir suç! Fakat Anayasa’yı takan mı var? Yargı bile Anayasa Mahkemesi’nin kararlarını dinlemiyor. Açılan şeriat bayraklarını devlet sadece seyrediyor.

Nasıl seyretmesin ki. Devletin başı olan, her şeye karar veren Cumhurbaşkanı bile: “Şeriat düşmanlık dinin bizatihi kendisine husumettir. Türk demek, aynı zamanda Müslüman demektir” diyerek, İslam’ı,  köktendinciliğe indirgediği gibi, anayasadaki laiklik ilkesini de yok sayıp şeriatı savunuyor. Şeriat din değil ilkellik, yobazlıktır, dinci diktatörlüktür! Köprülerin altından çok sular aktı, laiklik yerine şeriatçı dinci rejim kurma olanağı artık yok! Bu tarihsel gerçeği AKP=RTE de bal gibi bilmekte. Ancak laiklik-şeriat dengesini ikincisi lehine ne denli bozarsa o ölçüde kârda!? Türkiye, din maskesiyle Daru’l-harp ganimeti bu kesimlere!

Erdoğan’ın “Türk demek Müslüman demektir” söylemi de bütünüyle yanlış. İslam dini 1400 yıllık. Türklerin zorla İslamiyet’i kabulü MS 750’li yıllar. Anayasada Türklük, din, mezhep ve etnik kimlik üzerinden değil, vatandaşlık üzerinden tanımlanır.  Anayasa m.66’da “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür” der. Bu aynı zamanda laiklik ilkesinin gereğidir. Çünkü Müslüman olmayan, örneğin ateist, agnostik, deist, panteist, Şamanist, Hıristiyan, Musevi olan milyonlarca Türk ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı da vardır.

Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in de “Küçük dağları biz yarattık” dercesine şişinerek Meclis’te söylediği lâflar hâlâ belleklerimizde…. Laik Cumhuriyet’e sahip çıkan herkese meydan okuyan Bakan’ın milletvekillerini âdeta azarlayarak söylediği sözleri hatırlatmakta yarar var. Şöyle böbürlenmişti:

”O sizin yaşadığınız eski Türkiye bitti! Vedalaşın, uyanın! Türkiye artık bambaşka bir ülke! Sizin tarikat, cemaat dediğiniz, bizim Sivil Toplum Kuruluşları dediğimiz yapılarla 10 tane protokolümüz var ve onlarla protokol yapmaya devam edeceğiz!”

Yani, “yeni ortaçağ” Türkiye’sine devam!

***

“Yeni ortaçağ” kavramıyla ilk kez 1980’lerde, İtalyan bilim insanı, yazar  Umberto Eco’nun 1972 tarihli ‘Yeni Bir Ortaçağa Doğru’ denemesinde karşılaşmıştım. Amerikalı yazar Robert Kaplan’ın 1994 tarihli “Gelmekte olan anarşi” denemesi de bu konuyu işliyordu. Daha yakın zamanda bir başka çarpıcı analiz Amerikalı jeograf/araştırmacı Joel Kotkin’nin “Yeni feodalizm geliyor: Küresel Orta Sınıfa Bir Uyarı” (2020) başlıklı kitabı ve Yunanlı ekonomist Yanis Varoufakis’in “Tekno feodalizm kapitalizmin yerine geçiyor” (2022) denemesiyle “yeni ortaçağ” tartışmasının alanına girdiler.

Bunlardan beni en çok ilgilendirenleri kısaca açarsam: “Zayıflayan devletler”; devletlerin iç güvenliği koruma ve halkı tatmin edecek düzeyde mal, hizmet ve fırsat sunma konularında yetersiz kaldıkça politik meşruiyetinin zayıflaması anlamına geliyor. “Parçalanmış toplumlar”; ulus devletin üzerinde yükseldiği toplumun kültür bütünlüğünü sağlayan değerlerin zayıflaması (egemen ideolojinin verimliliğini kaybetmesi), toplumun bu zeminde kutuplaşmasını ifade ediyor. Ulusal devletten başka bir şeye öncelik veren çeşitli alt, uluslararası topluluklardan oluşan grup kimlikleri öne çıkarak kemikleşiyor. “Dengesiz ekonomiler”; büyümenin sadece birkaç sektörde yoğunlaştığı, ulusal gelir gittikçe artan oranda, ekonomik, siyasi hatta kültürel seçkinlerin elinde toplanırken yoksulluğun yaygınlaştığı bir ortamı betimliyor.

***

Yazarların, “yeni Ortaçağ’ın başlangıcı olarak saptadığı “yaklaşık 2000 yılı” döneminde Türkiye’de de “yeni ortaçağ” kavramının içeriğine uygun bir süreç başladı. Siyasal İslam’ın iktidarını “sindire sindire” inşa edecek bir rejim değişikliği toplumdaki, farklı dini, etnik hatta cinsel kimlikleri kutuplaştırarak, kutuplaşmayı kullanarak gerçekleşti. Süreç ilerledikçe, hukuk ve parlamento işlemez, kişisel sorunlar da sık sık silahla çözülür oldu. Devlet mafyalaşır, modern seküler ilkeler üzerinde yükselmiş Cumhuriyetin, politik meşruiyeti zayıflarken “süreç olarak faşizm” şekillendi. Devlet ve toplum “iç uyumlarını”, istikrarını kaybetmeye devam etti. Bu süreç boyunca, toplumdaki egemen ideolojinin etkisi de kırıldı, ama yerine geçmeye çalışan dini ideoloji de egemen olamadı, aksine hem kutuplaşma daha da derinleşti hem de devletin meşruiyeti erimeye devam etti.

Bu “yeni Ortaçağ’ın içinden, kısa zamanda çıkılamazsa, toplumun hâlâ çoğunluğunu oluşturan kesiminin, modern, seküler cumhuriyetçi kültürü (tarzların, değerlerin, kavramların, gelecek kuşaklara, genetik olmayan yollarla aktarılması) giderek silinecek. Ondan sonra artık ülke, eşitlik, özgürlük, sosyalizm gibi kavramları dışlayan, Avrupa’nın 5. ve 6. yüzyılların karanlık ve istikrarsız “ortaçağ” kültürüne ve ahlakına tutsak olacak.

Dolayısıyla, önümüzdeki 31 Mart seçimi yerel yönetim seçimi olmaktan çıkmış, tarihsel ve kritik önem kazanmıştır. Ulus, bu çağdışı hatta ilkel dinci-yobaz dayatmayı oylarıyla engellemelidir! Muhalefet partileri stratejilerini tümüyle gözden geçirmelidir. 14-28 Mayıs 2023 seçiminde AKP=RTE, halkın ulusal güvenlik kaygısını sömürdü, kullandı. Muhalefete karşı sahte videolar üretildi, Erdoğan bunu itiraf etti! Şimdi ölçüsüz ve acımasız vahşi din sömürüsünde sıra, yapay zekâyı bile kötüye kullanarak! Halkı uyarmalı ulusal bir seferberlikle. Ortak payda laiklik olmalı. 3 Mart 1924 Devrim Yasalarının 100. yılı [Yüz yıl önce Öğretim Birliği yasasıyla eğitim işi Milli Eğitim Bakanlığı’na (MEB) bağlanmıştır. Ayrıca aynı gün hilafet, din ve vakıf bakanlığı kaldırılmış, Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur] tam da uygun fırsat. Elbirliği ile değerlendirilmeli, kitlesel-toplumsal bir uyanış derleniş sağlanmalı; dinci-emperyal kuşatma 22. yılında mutlaka yarılmalı.

Prof. Dr. Garip Turunç – Bordeaux (Fransa) Üniversitesi ve İstanbul Galatasaray Üniversitesi Em. Öğt. Üy.

Bordeaux, Cuma 16 Şubat 2024

http://tanvakti.com

 

 

reklam