BIST 100
14.977,01 3,32%
DOLAR
45,2302 0,01%
EURO
53,2780 0,73%
GRAM ALTIN
6.833,09 3,13%
FAİZ
41,48 0,63%
GÜMÜŞ GRAM
112,50 6,18%
BITCOIN
82.197,00 0,67%
GBP/TRY
61,6318 0,61%
EUR/USD
1,1771 0,67%
BRENT
100,56 -8,47%
ÇEYREK ALTIN
11.172,10 3,13%
İstanbul Parçalı Bulutlu
İstanbul hava durumu
12 °

ZULME KARȘI GELME VE DİRENME HAKKI

garipturunc-2

ZULME KARȘI GELME VE DİRENME HAKKI

Fransa, dünya tarihinin akışına yön veren çapta isyancı ve direnişçi geçmişe sahip bir ülke.  1789 devrimine, 1848 isyanlarına, köylü ayaklanmalarına, barikat savaşlarına, 1871 Paris komününe, kadın mücadelelerine, hak mücadelelerine, sınıf savaşımının bütün biçimlerine sahne olmuş koca bir tarihe sahip Fransa söz konusu olunca, toplumsal-siyasi belleğimizi etkileyen tarih sayfaları da peşi sıra açılıveriyor.

Günümüzdeki Silivri zindanı’nı çağrıştıran Bastille Hapishanesi'ndeki mahpuslar çoğunlukla “Lettres de cachet” diye bilinen doğrudan Fransa kralı imzasıyla gönderilen mektuplardaki direktifler üzerine, yargılama ve savunma olmaksızın tutuklanmış kişilerdi. Genelde suçları, ülkelerindeki iktidarlara karşı çıkmak, icraatlarını eleştirmek, yolsuzluklarını açığa çıkarmak, adaletsiz tutumlarını ortaya dökmek, bir bakıma hesap sormak... İktidar tarafından bunlar "Coup d’Etat" yani darbe yapmak isteyenler, kısacası “darbeciler” olarak görülüyorlardı. “1789”un “14 Temmuz”unda da Fransa’nın başında olan “Kral 16. Louis” tüm erkleri kendinde toplamıştı, 14. Louis'nin "L'Etat c'est moi – Devlet benim" söylemini izleyip “Kanun benim diyerek!

Ne var ki bu tutum, var olan “adalet” kırıntısının da büsbütün yok olmasına neden olmuştu. En küçük eleştirinin bile “yargısız” infazlarla susturulduğu düzeni sürdürmeye kararlıydı “16. Lui”.

İşte böyle bir “infaz” sonunda, ünlü düşünür “Voltaire”in de yolu düşer “Bastille” zindanına. Aylar geçtiği halde ne bir sorgulama ne de yargılama vardır; bekler durur... (Bu durumun ülkemizde son zamanlarda CHP’li tutsaklar için büyük çapta sürdüğünü duysa ne derdi acaba?)

Voltaire, on bir ay sonra salıverilir, suçsuz bulunmuştur; iyi de, Bastille’de geçen “on bir ay” ne olacaktır?

Voltaire, yaşamından çalınan bu “süre”nin acısını unutamaz. Bu adaletsizliği, “Bir suçsuzu mahkûm etmek, bir suçluyu salıvermiş olmaktan daha ağırdır!” diyerek ortaya koyar.

Ve sonunda, “14 Temmuz” günü, “Bastille”in bulunduğu “Aziz Antoine Mahallesi” halkının başını çektiği Parisliler, saray muhafızlarından sağladıkları beş topla Bastille’in önüne gelirler. Halk böylece, “zulme karşı gelme hakkı”nı kullanacaktı. Kullanır. Bastille yıkılır.

DİRENME HAKKI

Zulmün olduğu yerde direnme hakkı vardır ! Baskıya karşı direnme hakkı ve bu hakkın bir biçimi olarak itaatsizlik, siyasal yükümlülüğün sınırları konusundaki tartışmalarla birlikte adaletsizliğin tarihi kadar eskidir. Ezilenlerin ağır haksızlık ve adaletsizlikler karşısında isyan ve ayaklanma gibi aktif direnme yolunu seçmeleri kadar sivil itaatsizlik gibi pasif direnme yolunu seçmeleri de meşru bir yöntem olarak günümüze kadar taşınmıştır.

Bu anlamda direnme hakkının dinsel, siyasal, alanlara kadar doğal ve pozitif hukukta da tanınmış biçimleri vardır. Örneğin direnme hakkının ilk izlerine Magna Carta’da rastlıyoruz. 18. Yüzyılda ise direnme hakkı Amerikan Bağımsızlık Bildirisi ”Yönetenler, bireylerin yaşam, özgürlük ve mutluluğa erişmek gibi doğal devredilemez haklarını sağlamak içindir. Halk bu amaçtan sapan yönetimi değiştirme hakkına sahiptir“ biçiminde yer almıştır. Direnme hakkı en geniş ifadesini ise Fransız Devrimi (1789) metinlerinde ”Her siyasal kuruluşun amacı insanının zaman aşımına uğramayan doğal haklarının korunmasıdır. Bu doğal haklar; özgürlük, mülkiyet, güvenlik ve baskıya karşı direnme hakkı 1791, 1793, 1795 Fransız Anayasalarının başlangıç bölümlerinde yer alırken, sonradan 19-20. Yy. Avrupa anayasalarında da klasik bir hak ve özgürlüğe dönüşmüştür. Direnme hakkı İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin başlangıç kesiminde ise “İnsanın zulüm ve baskıya karşı son çare olarak ayaklanmaya mecbur kalmaması için insan hakları hukuk rejimi ile korunmalıdır” şeklinde yer almıştır. Günümüzde dünyanın dört bir yanında ezilenlerin farklı biçimlerde ve yöntemlerle geliştirdikleri direnme hakkının hukuki dayanakları böyle şekillenmiştir.

Peki, ülkemizde nasıldır? İnsan ister istemez, ülkesindeki durumu düşünmeden duramıyor.

TÜRKİYE’DE HALK DİRENME HAKKINI KULLANIYOR

Bu 1 Mayıs gününde Türkiye işçi sınıfına bin selam. Direnenleri yaratanlara da selam olsun. Tarih, her zaman direnenleri yazmıştır. İşte yıllardır zulmün her gün katlanarak arttığı Türkiye’de de insanlar bir kez daha direnme hakkını kullanıyorlar. Operasyonlara, tutuklamalara direniyor. Hukuksuzluğa, haksızlığa direniyor. Öğrenciler öldürülmesin diye, öğretmenler öldürülmesin diye, kadınlar yaşasın diye, ağaçlara dokunulmasın diye, madenlerde çalışan emekçiler toprağın altında unutulmasın diye, depremde ihmal sebebiyle göçük altında kalan insanlarımız kurtarılsın diye, kurtarılamayanlar bulunsun diye, bulunamayanların hakkı sorulsun diye...Böyle uzayıp gidiyor liste. Hep uzuyor. Hiç kısalmıyor.

Özgürlüklerin gasp edildiği, hapishanelerin tıka basa doldurulduğu, tutuklamanın bir tedbir olmaktan çıkıp fiili infaza dönüştürüldüğü, algı yaratmak adına her yolun meşru sayıldığı bir süreçten geçen Türkiye'de zulmün en sert biçimleri yaşanmaktadır. İBB'ye yönelik "yolsuzluk" davasında aralarında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevinden uzaklaştırılan CHP'nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun da bulunduğu 92 tutuklu 414 sanık, İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi'nce, Marmara Kapalı Ceza İnfaz Kurumunun karşısındaki 1 No.lu salonda, 30 celsede ifade vererek direniyor. Talimatlarla yürütülen bu süreçler dün başladı, bugün sürdürülüyor. Kaç ay daha sürecek, kaç yıl daha devam edecek belli değil [Fransa’da “Kral 16. Louis”in “Bastille” zindanına attğı ünlü düşünür Voltaire suçsuz bulunmuş, 11 ay sonra salıverilmişti. Günümüzün “Voltaire’i Ekrem İmamoğlu” şahsında, 16 milyon İstanbullunun iradesi o daracık dört duvar arasına 14 aydır Silivri hücresinde, daha kaç ay tutsak kalacak? Kaç ay daha cezaevinde tutulacak? Bir 14 ay daha mı? Bir yıl daha mı?]

Bir ülkede "direnmek" bu kadar sıradanlaşır mı? Bir refleks gibi, bir günlük rutin gibi... Sabah uyanıyorsun, yüzünü yıkıyorsun, içebilirsen kahveni içip "bugün neye direniyoruz" diye düşünüyorsun.

BİRLİK, DAYANIȘMA, MÜCADELE…

178 yıl önce Marx ve Engels ikilisi kaleme aldıkları “Manifesto”nun final sözlerinde aslında her şeyi 5 sözcükte anlatırlar: “Zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yok…” Ve ilave 5 sözcükle devam ederler: “Ama, kazanacakları koca bir dünya var…” Emeğin gece gündüz ürettiği ve yarattığı, sömürünün de gece gündüz mütemadiyen “karşıdan saldırdığı” bir dünyayı daha 1848’de çok net özetlemiş, iki sakallı bilge.

Maden işçileri günlerce, “Çoluk çocuğumuz evde açlıkla boğuşurken, biz nasıl elimiz boş eve döneriz?” diyerek Eskişehir’den Ankara’ya yürüdü, onca yorgunluğun üstüne seslerini biraz daha duyurmak için 9 gün Kurtuluş Parkı’nda “Açlık grevi” yaptılar. Bir kısmı hastaneye kaldırıldı. Bir tek Ak Partili milletvekili ziyaret etmedi onları. Yorulurlar, usanırlar, ümitsizlik çöker yüreklerine çeker gider diye düşünülmüş olmalı ki, gözler – kulaklar ve de yürekler kapatıldı Madencilere… İstedikleri şey hakları, yani öyle büyük, öyle ulaşılmaz şeyler değil. Sadece alın terinin karşılığı. Ama seslerini duyurmak için aç kalmaları, biber gazı yemeleri, arbede içinde kalmaları gerekiyor.  Ve en acısı ne biliyor musunuz? Etraflarını çevreleyen barikatı yıkmak için yüklenen işçilerden birinin parmağı demirlerin arasına sıkışıyor… Tam bu sırada barikatın hemen ötesindeki polislerden birinin gülümsemesi yansıyor ekranlara… Genç madenci acıyla bağırıyor; karşısındaki polis yanındaki arkadaşına o işçiyi göstererek gülüyor. Büyük bir olasılıkla kendisi de dar gelirli bir ailenin çocuğu… Yoksa niye polis olsun ki? Ama o, geldiği yeri unutmuş; karşısındaki vatandaşının kopmak üzere olan parmağına bakıp gülüyor… İşte; o parmak ve gülümseme var ya… Bu ülkenin bugünkü en büyük problemidir!

Akbelen’den gelip Ankara’ya “Ağaçlarımızı, zeytinlerimizi kesmeyin” diye çığlık atan şalvarlı, başı yazmalı kadınlar da duyulmadı iktidar cenahından… Akbelen’de jandarma gönderilmişti üzerlerine, Ankara’da polis ablukasına maruz kaldılar. Esra Işık tutuklandı üstelik. Muhtar annenin kızı. Toprağını, ağacını savunduğu için…

Ancak simbiyoz ne kadar büyük ve derin olursa olsun, anayasal hakkını kararlılıkla ve örgütlülükle kullanmanın, ne kadar önemli olduğunu geçen hafta ülke olarak gördük. Dönemin en güzel sloganlarından biri olan “Direne direne kazanacağız, ya hep beraber ya da hiçbirimiz” ifadesinin doğruluğu, bu direnişle bir kez daha kanıtlanmıştır. Demek ki Kurtuluş Parkı’nda baretlerini yere vuran, açlık grevi yapan o topluluk; marjinal tipler yahut terörist değil, hak arayan işçilermiş. Madencileri kutluyorum. Umarım işçilerin tüm hakları eksiksiz ödenir.

Akıllı, akılcı, yurtsever ve vicdanlı bireylerden oluşan bu toplum kesimi insancıl arayışlarını sürdürüyor, sürdürmek zorunda. Toplumun genel iç terbiyesi, onu oluşturan katmanlardan birinin, en azından birinin, umutlu ve kararlı biçimde göstereceği dirençli davranışlarla birleştiğinde herhalde iyi günlere olan hasret de uzamayacaktır.

Türkiye, Fransa örneğinde olduğu gibi, tarihinde dar günler yaşamış bir ülkedir. İnsanlarının bir bölümü şimdilik uyutulmuş ve uyuşturulmuş da olsa bu toplum çok vaka yaşamış çeşitli büyük badireleri, sıkıntıları ve belaları atlatmayı becermiş bir toplumdur. Bu toprakların direniş hafızası uzundır. Bugünden ibaret değil. Dün de vardı. Ondan önce de. Ama eskiden direniş bir kırılmaydı. Şimdi süreklilik. Eskiden "bu son olsun" diye direnilirdi. Şimdi "bu da böyle" diye.

İşte en büyük kırılma burada. Çünkü bir toplum haksızlığa ve zulme karşı refleks geliştirdiğinde güçlü olur. Ama o refleks sürekli aktifse, bu artık güç değil alarmdır. Ve biz artık o alarmın içinde yaşıyoruz. En rahatsız edici gerçek şu: Direniş büyüyor ama değişim aynı hızda gelmiyor.

ÖRGÜTLÜ MÜCADE YETERİNCE YAPILMIYOR…

Yaşananların tamamı bir yönetim biçimi sorunudur. Bunlar sistem sorunudur. Çok sayıda madde değiştirildiği için artık karşımızda 82 Anayasası yok. Anayasanın herhangi bir şekilde demokrasi yoluna döndürülebilmesi için her şeyden önce belirli bir rejim kavramında uzlaşmamız gerekiyor. Demokrasi ve onunla bağdaşık çalışan bir hukuk devleti hedefine geri dönme konusunda irade beyanı önem taşıyor. Bundan ne anlaşılması gerektiğini anlatabilecek bir siyasal parti örgütlenmesine ve onun da etkili çalışmasına ihtiyacımız var. Şu ana kadar yapılan büyük ölçüde seçmenin seferberliği (mobilizasyonu). Özellikle CHP burada başı çekiyor. Türkiye bugün 21'inci yüzyılın belirleyici demokratik mücadelelerinden birine sahne oluyor. Her hafta çeşitli yerlerde geniş kitleleri topluyor. O kitlelere mesajlar veriyor. Özellikle belediyelerde yapılanların sonuçlarını anlatmaya çalışıyor ve bunlara çok sayıda kişi katılıyor. Fakat bu seferberlikte bir sorun vardır. Oraya katılanlar belli sloganları söylemek, alkışlamak ve desteklemek suretiyle üzerlerine düşeni yaptıklarını ve huzurla evlerine dönebileceklerini düşünüyorlar. Oysa örgütlü çalışma bunun çok ötesinde.  Seçmeni mobilize edip meydanlara çıkarmak güzel, yapılacak ama bir de örgütlü faaliyette bulunacaksınız ve bunu mahalle düzeyinde de yapacaksınız. Her mahallede, önderlik yapan, sözü dinlenen kimseler, bulundukları yerin eşrafına, aynı zamanda daha geniş toplantılar yaparak seçmene ulaşarak siyasal yönetim sorununun nedenlerini ve bunları nasıl çözeceklerini de anlatmak zorundalar.

Bu, bir nevi siyasal katılma eğitimi. Ülkenin içinde bulunduğu koşulların yarattığı sorunların ne olduğunun anlatılması. Anayasanın uygulanmamasının çıkardığı sorunları, 4Y’den yani yoksulluk, yolsuzluk, yozlaşma ve yasaklardan kurtulmanın yolunu muhalefet partilerinin anlatması gerek. Bu da o mahallede lafı dinlenen kişiler üzerinden yapılmalı. Seçmenin sorularına yanıt verecek olanlar parti başkanları değil, mahalledeki temsilciler. “Bunlar PKK’yi iktidara getirecekler” dendiğinde dönüp “Ben PKK’li miyim, beni tanımıyor musunuz?” diyebilecek, halka bunun doğru olmadığını anlatabilecek insanlar olmalı. Seferberlikte başarılılar ama örgütlenmede henüz sınıfı geçebilmiş değiller.

Cumhuriyet gerçek bir devrimdi. Kurtuluştan kuruluşa her aşamasında milletin iradesi vardı. Şimdi aynı mantığı yeniden hayata geçirmeliyiz. Çok emek vermek lazım, bu yolda dayanışmanın çoğalması lazım. Salonlarda 200 kişiye bir şey anlatmak değil, gruplarla herkesin kendi ailesinde, mahallesinde, öğrendiklerini paylaşması lazım. Bunu referandum sürecinde denedik ve hiç tahmin edilmeyen yerlerde “hayır” çıktı. Bu, milletin anlayıp oyunu ona göre vermesinden kaynaklandı. Anayasamızda “laik” deniyorsa laiklik karşıtı neler yapıldığını somut anlatmak gerek. Laik hukukun simgesi Medeni Kanun’a sahip çıkıyoruz çünkü eşitliği, birey olmayı getirdi. Bu bilinci yaygınlaştırmanın en önemli rolü; alanda, evde, okulda her yerde küçük gruplarla bunları anlatmak. Örneğin Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nin uyarıcı son kısımlarını her defa hatırlamak ve hatırlatmanın büyük etkisi olacaktır.

İkinci yol, sivil girişimlerin başlatılması. Örneğin, toplumun ara kesitinde yer alan, hem yukarıya hem aşağıya hitap etme yeteneği olan aydınlar var. Aydınların işin içine katılımı sağlanamazsa, sadece parti yöneticilerine bu iş bırakılırsa başarı sağlanamaz. Toplum değişim istiyor. Değişim istek, heves ve potansiyeli toplumda var. Var ama bu isteği, bu talebi yönetecek stratejik bir akla da ihtiyaç var. Stratejik aklı üretecek olan okumuş kesimden oluşturulacak stratejik akıl kuruludur. Böyle bir kurul, partilerden bağımsız oluşturulmalıdır. Her parti kendi içerisinde de böyle bir kurul oluşturabilir. Böyle bir kurulun üreteceği politika ve sloganlar, toplumsal coşku yaratabilir. Partiler arasındaki isteksizlikleri ortadan kaldırabilir. Eğitimden yargıya, çevre politikalarına kadar hemen her şeyin çürüdüğü, yozlaştığı, anlamını yitirdiği bu tablo, bizi yazımın girişindeki Fransa’nın tarih sayfaları götürüyor: Türkiye’de, 237 yıl sonra “Devlet benim" diyen “Kral 16. Louis”lere, mevcut “Saray düzeni”/“Şahsım Devleti“ rejimine giden yolu ortadan kaldıracak demokratik bir girişim ancak bu yol ve yöntemle başarılır diye düşüyorum.

Prof. Dr. Garip Turunç – Bordeaux (Fransa) Üniversitesi ve İstanbul Galatasaray Üniversitesi Em. Öğ. Üy.

Bordeaux, Salı 5 Mayıs Nisan 2026.

 

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?

konya escortgrandpashabetDeneme Bonusu Veren Sitelerslotograndpashabetkonya escortdeneme bonusutaraftarium24silvercrestgolf.comgrandpashabetradyoenerji.com.tr1xbetcasino siteleri1winbahis sitelerideneme bonusu veren sitelerdeneme bonusu veren sitelerdeneme bonusu veren sitelerdeneme bonusu veren sitelergrandpashabetgrandpashabetmatbet girişimajbetgrandpashabetmatbetsmartbahispusulabetvdcasinomarsbahisjojobet girişjojobetbetebetcasinoroyalbetsalvadorpalacebetteosbetbahiscasino1winromabetcratosroyalbetromabetgrandpashabetcasinolevantvdcasinograndpashabetmatbetsekabetpusulabetimajbetavvabetmadridbetmadridbetslotbarGrandpashabet Güncel Girişngsbahisjokerbetcasinopercasibomcasibom girişmarsbahismarsbahisperabetcasino siteleriparmabetJojobetcasibom girişCasibomJojobetCasibomCasibombahiscasinoslotraBetwoonholiganbetpusulabetpusulabetGrandpashabetExtrabetExtrabetgalabetroyalbetlocabetcasino apipokerklashdablaroketbetroketbetmeritkingsuperbetinmobilbahiskralbetjojobetbahiscasinobahsineromabetfixbetmatadorbetwbahisholiganbetavvabetavvabetavvabetperabetcasinoperkralbetcasibom girişgrandpashabet girişmatbet güncel girişpusulabet girişpusulabet girişbetebetsekabet girişcasibomCasibom Girişmarsbahiscasibomcasibom giriştempobettempobet girişbetexpercasinomilyonbetexper girişbetplaybetexperbetplay girişsonbahisbetplaysonbahis girişholiganbetsonbahisholiganbet girişgrandpashabetholiganbetgrandpashabet girişromabetonline casinosJojobetJojobetgrandpashabetromabet girişromabetcratosroyalbetHoliganbetCasibom
Verified by MonsterInsights