reklam
reklam
DOLAR32,8550% 0.03
EURO35,2028% 0
STERLIN41,7872% -0.02
FRANG36,8950% -0.06
ALTIN2.452,71% -0,21
BITCOIN66.652,010.667
reklam
Prof. Dr. Garip TurunçTÜM YAZILARI

BOCALIYORUZ

Yayınlanma Tarihi : Güncelleme Tarihi : Google News
BOCALIYORUZ
reklam

BOCALIYORUZ

14 Mayıs 2023 tarihinde yurt içi ve yurt dışı seçim çevrelerinde yapılan Cumhurbaşkanlığı ve 28’inci Dönem Milletvekilliği Genel Seçimleri Türk siyaset ve demokrasi hayatımız açısından tarihi bir nitelik taşımaktadır.

Bu kapsamda Türkiye’de yaşanan ağır ekonomik, siyasi, sosyal ve kültürel sorunlara rağmen; kötü yönetim, hakaretler, gerçek dışı iddialar, camilerdeki mitingler, deprem sonrası fiyaskolara rağmen; AKP’nin ve MHP’nin seçim kampanyasını yalanlarla, iftiralarla, tehditlerle yürütmesine rağmen; Erdoğan’ın oyların neredeyse yarısını, bir ortaçağ ittifakı olan “Cumhur İttifakı”nın da oyların çoğunu almış olması, içinde bulunduğumuz toplumsal çöküşün en büyük göstergesidir.

Gördük ki milletimizin yarısına yakınının mutfaktaki yangından daha önemli dertleri varmış. İşsizlik, parasızlık, hayat pahalılığı halkımız için düşündüğümüz kadar önemli değilmiş. Depremzedelerimiz iktidarın yaptıklarından ve yapma sözü verdiği şeylerden memnunmuş. Kadınlarımızın önemli bir bölümü ikinci sınıf insanlar gibi görülmeyi bir sorun olarak görmüyormuş. Demokrasi, hukuk, adalet ise kimsenin umurunda değilmiş.

Eğer Türkiye’de nüfusun büyük çoğunluğu, sorgulayan, araştıran, okuyan, her duyduğuna inanmayan; anayasanın, vatandaşlığın, hukukun, demokrasinin, laikliğin, adaletin ne olduğunu bilen; ahlakın, erdemin, dürüstlüğün değerini özümsemiş insanlardan oluşsaydı Erdoğan ve AKP, bu kadar yüksek oranda bir oy alamazdı ve kitlesel bir desteğe sahip olamazdı.

Bilmem ki şu siyaset işi bu ülkenin muhafazakâr kitlelerini ne hale getirecek? Bilmem ki.

22 Kasım 2022 günü bu sütunda çıkan bir yazımda, tüm insanların özgür ve eşit doğduğunu  savanan, hayatını bulunduğum Bordeaux bölgesi’nde geçirmiş ünlü düşünür Etienne de la Boétie’nin (1530-1563) Fransız Protestanlarını inim inim inleten Fransa Kralı II. Henri’nin tasarruflarına karşı kaleme aldığı ünlü nutkundan şu alıntıyı yapmıştım:

“Tiranlar ne kadar çok yağmalarlar, iştahları ne kadar çok açılırsa, ne kadar çok yakıp yıkarlarsa insanlar onlara o kadar çok boyun eğip, itaat eder ve bu böyle oldukça, onlar da daha güçlü, daha aşılmaz, yok etmeye ve yıkmaya daha çok istekli hale gelirler. Ama kimse onlara boyun eğmezse, şiddet olmaksızın, sadece itaat edilmezlerse, çıplak ve perişan bir hale gelip bir hiçe dönüşürler; nitekim kök beslenmediğinde dal kuruyup ölecektir…

Yoksul, perişan ve akılsız halklar, uluslar, kendi bedbahtlığınızı tayin eden, kendi hayrınıza olanı görmemekte direnen sizlersiniz! Kendi gözlerinizin önünde gelirinizin en iyi kısmından mahrum bırakılıyorsunuz; tarlalarınız yağmalanıyor, evleriniz soyuluyor, ailenizden yadigâr kalanlar alınıp götürülüyor, öyle bir hayat sürüyorsunuz ki kendinizin olduğunu iddia edebileceğiniz bir tek şeyiniz yok; görünen o ki, malınız mülkünüz, aileniz ve bizzat hayatınız size ödünç verildiği için şanslı olduğunuzu düşünüyorsunuz. Bütün bu zarar ziyanı, bu bedbahtlığı, bu yıkımı üzerinize salan yabancı düşmanlar değil, bir tek düşman, sizin sayenizde o kadar güçlü olan, onun için kahramanca savaşmaya gittiğiniz, onun azameti için kendi canınızı ölüme atmayı reddetmediğiniz, üzerinizde bu yolla tahakküm kuran bu düşman iki göze, sadece iki ele, sadece bir vücuda sahip, şehirlerinizde yaşayan sayısız insan içinden en önemsizinin sahip olduğundan daha çoğuna değil, sizi yıkması için ona bağışladığınız güçten daha fazlasına sahip değil gerçekten de.

Eğer siz kendiniz vermiyorsanız, sizi gözetlemeye yetecek kadar gözü nereden buldu? Eğer sizden ödünç almıyorsa onları, size vurmak için nasıl o kadar kolu olabilir? Nereden buluyor şehirlerinizi ezip geçen ayakları, onlar sizin kendi ayaklarınız değilse eğer? Sizin üzerinizde nasıl bir güce sahip olur, sizin vasıtanızla gelen güç haricinde? Size saldırmaya nasıl cüret edecekti, siz ona hiç destek vermeseydiniz eğer? Ne yapabilirdi size, sizi yağmalayan bu hırsıza siz kendiniz göz yummuş olmasaydınız, sizi öldüren katilin suç ortakları olmasaydınız, siz kendiniz olmasaydınız kendinize ihanet edenler?

O yağmalayabilsin diye ekininizi ekiyorsunuz, ona talan edeceği mallar vermek için evinizi kurup döşüyorsunuz. Bildiği en büyük ayrıcalığı belki onlara bağışlar diye büyütüyorsunuz çocuklarınızı –onun savaşlarına sürülmeleri, mezbahaya götürülmeleri, onun hırsının kölesi, onun intikamının aracı olmaları için. O keyfine baksın ve iğrenç zevkleri içinde kendini sefahate versin diye bedenlerinizi ağır işlere teslim ediyorsunuz; onu sizi frenleyecek kadar güçlü ve zorlu kılmak için kendinizi zayıf düşürüyorsunuz.

Meydandaki en kaba sabasının bile katlanmayacağı bütün bu hakaretlerden kurtarabilirsiniz kendinizi, denerseniz eğer, eyleme geçerek değil, sadece özgür olmayı isteyerek. Artık hizmet etmemeye karar verdiğinizde hemen azat olacaksınız. Ellerinizi tiranın üstüne koyup onu devirmeniz değil sizden istediğim, onu artık desteklememeniz sadece. O vakit, onu seyreden siz olacaksınız, tabanı kopmuş, kendi ağırlığından düşüp parçalara ayrılmış azametli bir heykel gibi.” 

(Etienne de la Boétie, “Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev”, İmge, Ankara, 1995)

 Günümüzdeki Türkiye 16. yüzyıl ortasından gelen bu saptamalarla örtüşüyor.

“Olağanüstü bir dönem”den geçtiğimiz doğru da nereye geçtiğimiz belli değil.

Victor Hugo’nun “Sefiller’ini okurken Napolyon’a ilişkin bir cümlesi dikkatimi çekmişti. “Artık bir yerde duracak, durması gerekir, bu kadar da olmaz” anlamında bir şeydi söylediği. Zaferden zafere koşan, kendini yenilmez sanan generali durduracak olan güç de Hugo’ya göre ve anladığım kadarıyla, kader gibi, ilahi adalet gibi bir şeydi… Nitekim seçime ilişkin yaptığım bir paylaşımda bizim “Napolyon”un daha fazla ileri gitmesine hem insani hem ilahi adaletin engel olacağını ileri sürmüştüm.

Tam öyle olmadı.  Ortaya çıkan seçim sonuçları Batı’dan kopma sinyali veriyor, Batılaşmaya bir ölçüde reddiye!… Piyasaların seçim sonuçlarını satın almayışı kopmanın göstergesi.

Ünlü sosyologlarımızdan Niyazi Berkes 1962 yılında düşünce dünyamıza çok değerli bir kitap armağan ediyor:

“200 Yıldır Neden Bocalıyoruz”.

 Osmanlı’da 1700’lü yılların ikinci yarısında başlayan Batılılaşma çabalarını anlatan kitapta, Türkiye amacına bir türlü ulaşamıyor. Belli dönemlerde o çaba ürün verse de, yüzeyde kalıyor.

1960’larda 200 yıl, günümüzde 260 yıla uzanan Batılılaşma serüveni… Meclis’te dinci, tutucu, milliyetçi ağırlığa bakınca, Erdoğan’ın ikinci turda şans gülerse …Batı’dan kopmanın, geri bir Orta Doğu ülkesi olmanın sancılarını çekeceğimiz yıllara gidiyoruz.

Dolayısıyla, geçen Pazar günü büyük bir heyecanla oy kullanan seçmenimize seslenmek istiyorum. Hayat insana bir şansı çoğu kere vermez. Başınıza geleni çekersiniz. Yaptığınız tercihin olumlu/olumsuz sonucuna katlanırsınız. Aldığınız kararın nimetini/külfetini yaşarsınız. Hayat budur. Geri dönüşü yoktur. Siyaset de böyledir. Bir oy kullandınız, bir tercihte bulundunuz 5 yıl toplum olarak bunun sonucuna katlanırsınız. Nimeti de paylaşırsınız külfeti de. Fakat şimdi şu ana kadar eleştirdiğimiz sistemin belki de tek yararlı tarafı hepimize yaptığımız tercih konusunda ikinci kez düşünme şansı vermesidir. 28 Mayıs’ta bir kez daha sandık başına gidip ülkemizin geleceği adına karar vereceksiniz. Başta Erdoğan ve Cumhur İttifakı’na destek verenler olmak üzere bütün vatandaşlarımıza sesleniyorum. Son beş yılın içinde yaşadıklarınızı daha da katmerlenmiş şekilde yaşamaya hazır mısınız?

Daha fazla yoksulluk, daha fazla yolsuzluk ve nefes bile aldırmayan bir yasaklar düzeni. Ne olacağını hep beraber yaşadıklarımızdan biliyoruz. Her gün bağıran, azarlayan, hakaret eden bir siyaset dili, tırmandırılan kutuplaşma ve toplumsal gerilim, denizin tükendiği bir ekonomik düzen. Evet, deniz bitti, ama 15 gün sonra yeni bir ufuk imkânı var. Size bu çağrıyı, ümidi kırılan gençler, kadınlar adına yapıyorum. Eve gittiğinizde çocuklarınıza ya da torunlarınızın gözlerine bakın ve bir kez daha düşünün.

https://ikinciyuzyil.com.tr

reklam