reklam
reklam
DOLAR32,2159% 0.09
EURO35,0494% 0.54
STERLIN41,1488% 0.47
FRANG35,2874% 0.44
ALTIN2.452,68% -0,37
BITCOIN69.882,03-0.14
reklam
Prof. Dr. Garip TurunçTÜM YAZILARI

BU KARANLIK BİTSİN

Yayınlanma Tarihi : Güncelleme Tarihi : Google News
reklam

BU KARANLIK BİTSİN

Seçimlerin birinci turu bitti. Karşımızda bir olgular kaosu var. Platon, “Beni olgularla meşgul etmeyin, düşünmeye çalışıyorum” demiş. Ben de, Platon’un izinde yıllardır toplumsal sorunlar üzerine yazan biri olarak, ikinci tura giderken bu “olgularla” dikkatimi dağıtmadan, “düşünmeye” çalışayım diyorum.

Cumhurbaşkanı seçimini birinci turda kazanmayı amaçlayan Millet İttifakı için sonuçlar hayal kırıklığı yarattı. Hatırlarsak 2011 genel seçimlerine gelindiğinde TÜİK rakamlarına göre her 100 kişiden 21’i işsizdi. 12 milyon yoksul vardı. Fakat her 100 kişiden 60’ı hayatından memnun olduğunu belirtmişti. Seçim sonucu tüm siyasi yorumcuları şaşırtmış, sahadaki gerçeğin aksine bir resim vermişti. AKP; yüzde 49 oyla birinci olmuş, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu bu tezat görüntüye dikkat çekerek durumu “Stockholm Sendromu” olarak ifade etmişti. 2014’te Soma’da yaşanan maden faciasından sonraki yerel seçimlerde de benzer durumla karşılaşmıştık. Ve bugün, Kızılay’ın çadır sattığı afet bölgesinde seçmenin AKP’yi açık ara birinci yapması, aynı psikolojik bariyeri gösteriyor.

Sosyolojik açıdan ortaya çıkan bu tablo oldukça endişe verici. Toplum karpuz gibi tam ortadan bölünmüş durumda. Toplumun yarısının yaşam tarzı ve dünya görüşü, popülist bir milliyetçi-muhafazakâr yönetimden memnun, sorgulamayan ve devlet adına kendilerine lütfedilene razı ve demokrasiyi pek de umursamayanlar. Diğer yarısı ise Batılı demokratik ülkeler gibi demokratik bir ülkede insanca yaşamak isteyenler. İki kesim de ya fiziken ya da ruhen kendi gettolarında yaşıyorlar ve diğer kesim ile manevi bağları kopmuş gibi. Zaten yıllardır öyle bir korku iklimine, öyle bir yolsuzluk ve suç batağına sürüklendik ki tercihler azaldı, ara renkler kayboldu: Bir tarafta karanlık, diğer tarafta aydınlık; bir tarafta düşmanlık, diğer tarafta kardeşlik kaldı.

Kırsal toplumdaki geleneksel yapıya odaklanan birçok çalışma, fiziksel, sosyal, ruhsal hayatın ayrılmaz bir bütün olduğunu gösteriyor. Bu bütün, çağdaş teknolojiye yakınlık derecesinde, bireyin algılayabildiği dünyanın sınırlarını ve buna bağlı olarak hayattan beklentisini de belirliyor. Bugün medya unsurları, propaganda ve bir sosyal mühendislikten bahsediyoruz. Bireyin geleneksel çevresinin dışında kendini daha büyük bir dünyanın parçası olarak görememesi, farklı bir hayatı ve toplumsal düzeni hayal edememesi, kendisini kayıtsızlık, değişim karşıtlığı ve ego savunması olarak gösteriyor. Empati eksikliği ve sebep sonuç ilişkisini doğru kuramamak, beraberinde eylemsizlik, itaat, ötekileştirme ve dogmatizmi getiriyor. Sonuç olarak 21 yılda AKP’nin dayattığı cehalet ve yapay muhafazakârlık, buna bağlı şekillenen sosyal doku ve siyasi kültür, bugün anlamlı bir değişimin önündeki en büyük engeli oluşturuyor.

CEHALETİN KÜLTÜRE DÖNÜŞÜP SİSTEMLEŞMESİ

Cehalet aslında her toplumun gizli düşmanıdır. Kültüre dönüşür ve sistemleşir ise, dışarıdan bakanların kolayca gördüğü sizin için görünmez olur. Bunun bütün kültürler için geçerli olduğunu söyleyebiliriz… Ne var ki, cehaletin kültüre dönüşüp sistemleşmesi bazı kültürlerde diğerlerine göre kolaydır ve daha kalıcı sonuçlar üretir. Söz konusu kültürlerde toplumlar kendi cehaletleriyle barışık yaşayıp gider, cehaleti teşvik eden kurumlar inşa eder, kariyer yolları yaratır ve cehaletin sürdürülmesini bir siyaset, hatta bir kimlik haline getirebilirler.

Söz konusu kültürlerde bilgi hiyerarşiktir ve ‘rehberlerden’ alt kademelere doğru rızaya dayanarak aktarılır. Rehberlerin dediğine itiraz edilmez, hatalar gizlenir, yüzleşilmez ve yanlışlar itiraf edilmez… Rehberlerin cahil olması durumunda cemaat de hızla cehalete meyleder; cehalet solunan hava gibi onları kuşatır, büyülü bir örtü misali sarıp sarmalar ve dışlarındaki gerçeklikten uzaklaştırır. Birlikte aynı kalıpları tekrarlar, ritüel oluşturur, irşad olur (müminleri dinî görevlerini yerine getirmeye çağırır), düşünmemenin yarattığı boşluğu dünyevi dualarla doldururlar.

Kulluktan çıkamayan cahil bir toplumu demokrasiyle yönetmeye kalkarsanız başına cahil sahipler seçer; o da iktidarını elde tutmak için cehaleti yayar, besler, yani seçmen kitlesini genişletir. Muktedir sahip, hiç şaşmaz, er ya da geç despotlaşır. Despot sahibin ulufe, merhamet dağıtıp kıyak yaptığı kullar da parsadan pay kapmak için birbirlerinin gözünü oymadıkları zamanlar, sahipten de kulluktan da hoşnutturlar.

Bu ortam oportünistler için de çok çekicidir… Cehalete övgüler düzmek, başkalarını riyakarlıkla suçlamak, kendi samimiyetini tezgahta satışa koymak bilinen davranış kalıplarıdır. Cehaletin avantajlarından yararlanarak iş bulabilir, para kazanabilir, siyasi nüfuz elde edebilirsiniz. Cehaletten ne kadar az yüksünürseniz o kadar hızlı yükselirsiniz… Böylece cehalet yalakalığın serpildiği verimli bir toprağa dönüşür.

Türkiye’nin dramı, işte budur.

CEHALET, İNANÇLAR VE DEMOKRASİ ARAYIȘI

Dünyamızda en yaygın en etkili güçler, cehalet ve inançlardır. 15-16’ıncı yüzyıllara kadar insanlık tam bir cehalet içinde yaşamıştır. 9-13 yüzyıllarda “din var, inançlar var ama akıl, mantık ve felsefe de var” diyen, antik Yunan eserlerini Arapçaya çeviren İslam filozofları yaşamıştır İbni Sina, İbni Rüşt, İbni Haldun, Farabi daha birçoğu. Ama ne acıdır ki onlardan İslam dünyası değil Avrupa düşünürleri yararlandı. Reform ve Rönesansın doğuşunda antik Yunan eserlerini Arapçaya çevirip okuyan bu filozoflar etkili olmuştur. Reform ve Rönesansı aydınlanma izledi.

Aydınlanma aklın ve bilimin dogmalara üstünlük kazanması ve insanlığın kurtuluş manifestosudur. Ama İslam dünyası başta olmak üzere insanlığın büyük bölümü hâlâ aydınlanmadan uzaktır. Bütün İslam ülkelerinde görülen en tehlikeli gerçek şudur ki; “İnsanlar yoksul ve cahil bırakılıp beyinleri esir alınarak iradeye boyun eğmeleri ve bunu da İBADET sanıp inanmaları sağlanıyor.” Türkiye’ye aydınlanma Atatürk’le geldi. Matbaayı yurda 270 yıl sonra getiren, resmi, heykeli günah sayan Osmanlı’dan aldığımız miras maalesef cehalettir. Osmanlı’ya duyulan büyük özlem de öyle.

Eğitim ve kültürle kazanılan yurttaşlık bilincinin ülkede kök salması için Atatürk’ün ölümünden beri hiçbir çaba harcanmamış, kulluktan çıkamayan bir çoğunluğa tepeden inme bir demokrasi verilmiş, o demokrasi ancak cehaletin yayılmasıyla iktidarda kalabilen muktedirler yaratmış ve toplum, hiçbir ortak değeri, temeli, kültürü paylaşmayan iki parçaya bölünmüştür.

Bir yanda despotun ulufesinden hoşnut kullar; öte yanda despotluğa karşı demokrasi, hak, hukuk vb. isteyen yurttaşlar…

Bu toprakların yetiştirdiği önemli bir yazarımız Erol Toy’un “Obadan Ulusa, Geçmişin İzi Geleceğin Özü” eserinde, Selçuklu’da kurultayın yerini saltanatın almasını anlattığı üç ciltten oluşan “Bade Harab” romanını okursak toprağımızdaki demokrasi arayışının başlangıcına yolculuk yapmış oluruz.

Yolculuk Osmanlı’da sürer: Șeyh Bedrettin, Celali isyanları, Yeni Osmanlılar, Jön Türkler…

“Doğru at adımlarını,/ Düşün, bugünkü adımlar hazırlıyor yarını!” diyen Tevfik Fikret çığlık atar:

“Yeter artık bu pislik, yeter bu karanlık/ Bu topraklar da adam olmalı, adam/ Alınlardan akıl fışkırmalı, alınlardan aydınlık/ Örümcekli kafa kalmamalı/ İşkence bitmeli/ Hak yerini bulmalı/ Ne kadar çok gülerse halkın yüzü/ O kadar çok açar insanlığın gülü…”

UMUTSUZLUK YASAK!

Dünyanın en fırtınalı bölgesinde, cehaletin kutsandığı bir iklimde, sınıflı toplumun derin çelişkilerinin yaşandığı, zenginin daha az ve daha zengin, yoksulun daha çok ve daha yoksul, aradaki uçurumun büyük olduğu kıyıcı bir ortamda, dini kendi çıkar odaklarınca kullananlar arasında, korkunun acizlikle sınandığı bir iklimde güneşe bakmaya çalışıyoruz. Buna rağmen elimizde avcumuzda kalan tek şey özgürlük bilincimiz, aklımız ve asla vazgeçmememiz gereken iyilik düşüncesi. Vicdanımızı saflık olarak görenlere gülüp geçmeye, her şeye rağmen insan kalmaya mecburuz.  Bedeli ne olursa olsun akılla, bilinçle, adalet düşüncesiyle harmanlanmış iyiliği yaymaya mecburuz. Çünkü cesaretimiz, umutsuzlukla değil; Aydınlanmadan miras kalan değerler üzerine inşa edildiği için bize umutsuzluk yasak.

Metin Demirtaş’ın şiirini okumak bile yeter:

“Kar dalları örttü./ Kavruldu en yamanı çiçeklerin./ Kalbim katlan bunlara,/ Çünkü kıştır yaşanılan/ Amansız, limansız bir kış/ Ve sarılmışız dört bir yandan. – Ama düşün kalbim!/ Düşün kavgayla kazanılacak baharı/ Direnen, adressiz yaşayan dostları./ Fışkıracak ekinleri/ İlkyazla karlar altından. – Ve doludizgin geçerek/ Her acıyı bir sevinçle/ Yolu yok kalbim/ Sağ çıkacağız bu acılardan. – Çünkü umutsuzluk yasak!/ Yılgın türküler söylemek de./ Çünkü yürüyor umudun ordusu/ Umutsuzluğu umutla yenerek.” 

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 100. yılında, 28 Mayıs seçimlerinde, örnek alınması gereken kişi, “Umutsuz durumlar yoktur, umutsuz insanlar vardır. Ben umudumu hiçbir zaman yitirmedim” diyen, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk’tür.

Evet bizler, bir gün bu ülkeye bahar geleceğine inananlar, elbette havlu atmayacağız, enseyi karartmayacağız. Moral bozmak yok, küsmek yok. Şöyle bir silkelenip, kendimize gelip, yine paşa paşa oyumuzu kullanacağız. Tekadam’a geçit vermeyeceğiz. Neşemizi, hayatımızı, ağacımızı, nehrimizi, geleceğimizi çaldırmayacağız. Bütün kamu kaynaklarını, devlet imkanlarını, yalana dayalı propaganda olanaklarını zorbaca kullanmasına karşın birinci turda durdurmayı başardığımız Tekadam’ı bu kez göndereceğiz.

Umutsuzluğun sonucunda tek seçenek yenilgidir. Çünkü umutsuzluk insanın mücadele gücünü yok eder. Umudun olduğu yerde ise iki seçenek vardır: Yenilgi veya zafer.

Che Guevera, “Kaybettiğinde değil vazgeçtiğinde yenilirsin”  diyor.

 Öyleyse hep beraber: Haydi sandıklara!

28 Mayıs’ta oy ver gitsin, yeter artık bu karanlık bitsin!

http://tanvakti.com

reklam