
Muhalif Müziğin Sesi... İlkay Akkaya

Gidenlerin Ardından
Gökyüzüne çizilmiş resimlere benzerdik
Rüzgarın peşine takılan bir nefes gibiydik
Kırdı dallarımızı fırtınalar boranlar
Kaldı bahar çiçekleri üzerinde sevgimizGözlerimiz sevgiyi yüreğimiz sevdayı
Ellerimiz emeği anlatırdı usanmadan
Kırdı dallarımızı fırtınalar boranlar
Kaldı bahar çiçekleri üzerinde sevdamız
Uzak dağ başlarında yanar ateşlerdeydik
Kentin sokaklarında dalga dalga özgürlük
Direndik teslim olmadık binlerce kardelendik
Kaldı çocuk gülüşleri ışığında kavgamız
Söz-Müzik İlkay Akkaya
Protest müziğin önde gelen isimlerinden İlkay Akkaya 26 Mayıs 1964 İstanbul doğumlu. Antalya Manavgatlı memur bir baba ile Muğlalı bir annenin dört çocuğundan biridir. Marmara Üniversitesi Basın Yayın Yüksekokulu’nu bitirdi. Müzik hayatına Grup Yorum ile başladı ve 1987'den 1989 yılına dek Berivan-Haziranda Ölmek Zor ve Türkülerle albümlerinde solist olarak yer aldı. Bir süre İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarında eğitim ve ayrıca özel şan dersleri aldı. 1989’da Tuncay Akdoğan ile birlikte gruptan ayrılarak 10 Ocak 1990’da Tuncay Akdoğan ve İsmail İlknur ile birlikte Grup Kızılırmak'ı (1999-2005) kurdular ve 13 albüm çıkardılar. Alevi kültürü politik duruşuyla tanınmış olan grup Türkiye ve Avrupa’da bir çok konser verdi.

Akkaya, ilk solo albümü Kül’ü 1997 yılında, Unutma (2001), Yine (2003), Yalnız (2005), Gelmedin Diye (2010), Umut (2013) ve Hayat (2015) çıkardı.
Müziğinde duygusal ve politik temaları işlemiş, güçlü sesi ve yorumuyla geniş bir dinleyici kitlesine ulaşmıştır. 1999’da Salkım Söğüt ortak albümünde Oğuz Aksaç ve Mustafa Özarslan ile çalıştı.
1990-1992 yıllarında Ankara Birlik Tiyatrosu’nda sahnelenen Pir Sultan Abdal oyununda Pir Sultan’ın eşi Ballıhan’ı canlandırmış, oyunun müziklerini Grup Kızılırmak yapmıştır. 2003’te Zafer Diper’in yönettiği Talan oyununda rol almış, 2005’te Nâzım Hikmet’in Şeyh Bedreddin Destanı oyununda Grup Kızılırmak ile müzik katkısı sağlamıştır. Bu oyun Küba’da da sahnelenmiş, Akkaya Küba Kültür Bakanlığı’nın davetiyle Havana’da konser vermiştir.
1991’de Tarık Akan ve Füsun Demirel’in başrol oynadığı Bir Küçük Bulut filminin müziklerini yapmış, çeşitli sanatçıların albümlerinde konuk sanatçı olarak yer almış, Şivan Perwer ile 1999’da Kürtçe Desmal şarkısında düet yaptı.

Gazete ve dergilerde toplumsal sorunlar hakkında yazılar yazmış, 2008’de Yeşiller Partisi’nin kurucu kurulunda ve parti meclisinde yer almıştır. Konserleri bazı dönemlerde yasaklanan Akkaya'nın 2022’de Adana Ceyhan’daki 30 Ağustos konseri kaymakamlık tarafından iptal edilmiştir. Hüzünlü ama umut dolu türküleri adaletsizlik, sömürü ve sınıfsız toplum içeriklidir. Yenice Yolları ve Gidemem gibi şarkıları, güçlü sesi ve duygusal yorumuyla dinleyicileri etkilemiştir. Başta üniversite öğrencileri olmak üzere her kesim tarafından sevilmiştir.
“Her yaşta öğrenilecek bir şey vardır” diyen sanatçı müziği bir yaşam biçimi olarak görüyor ve “Müziksiz bir hayat eksik kalırdı” diyor Mercedes Sosa ve Sümeyra Çakır ile aynı sahneyi paylaşmayı hayal ettiğini belirtmiştir.
Akkaya'nın müzik hayatı, hep mücadele içinde, konserlerde, dayanışma gecelerinde, grevlerde, mitinglerde, büyük kalabalıklarla birlikte türküler söyleyerek sürüyor.

“Doymak bilmiyor insanlar artık. Benciller, hep başkalarından daha iyi durumda olmak için çabalıyorlar. Yaşadıkları şartları birlikte düzeltip hep beraber daha iyi yaşamak için değil.”

Seferihisar'a yerleştikten sonra kendisiyle yapılan bir röportajdan...
İlkay, bir şeylerden mi kaçıp geldin?
Pek kaçma diyemeyiz aslında. Yani en azından ilk karar verdiğimde öyle değildi. Hayatıma bazı şeyleri katmak, bir şeyleri değiştirmeyi istiyordum. Karar da vermiştim ne yapacağıma. Tarımla uğraşacaktım. İstanbul’da çok sayıda hayvanım vardı, onları getirecektim. Şehir çok uygun değildi onlara. Sonra, hayatımın sessiz sakin bir yanı olacaktı. Bir şeyden kaçmak için değil yani, bunları istediğim için geldim.
Ama son iki senedir İstanbul’u görünce, eğer şimdiye dek gelmemiş olsam kaçardım diyebiliyorum. Kaçarcasına gelirdim buraya. Çünkü insanın içindeki insan sevgisini törpüleyecek bir yaşam hüküm sürüyor orada, bunun koşulları oluşmuş. Bu koşullar herkesi böyle davranmaya zorluyor. İnsanlar birbirlerine o kadar kaba, o kadar uzak ve bazen düşmanca davranıyorlar ki her gün buna şahit olmak insanın içindeki insan sevgisini azaltır diye düşünüyorum. Bunu her gün yaşayıp halk sevgisini korumak mümkün mü? Uzaklaşmış olmam buna da yaradı belki.

En basiti, insanlar yarım saatlik yol için metroda, metrobüste birbirini eziyor. Yaşlı, genç, çoluk çocuk demeden itip geçiyor birbirinin üzerinden. Topu topu yarım saatlik yol, Ağrı’ya gitmiyorsun ya. İzmit’e gitsen yine anlarım, hatta Beylikdüzü’ne gideni de anlarım bir nebze. Ama on dakikalık yola giden de aynı davranıyor. Metrobüs kuyruklarında bir hayatta kalma savaşı yaşanıyor adeta. Bir süre sonra herkes uyum sağlıyor buna. Bu en basiti gibi görünüyor ama insanların arasındaki sevgisizliği, başkasının halinden anlamazlığı göstermiyor mu?
Doymak bilmiyor insanlar artık. Benciller, hep başkalarından daha iyi durumda olmak için çabalıyorlar. Yaşadıkları şartları birlikte düzeltip hep beraber daha iyi yaşamak için değil. Aynı kötü şartlarda, diğerlerinin üzerine basarak diğerlerinden biraz daha iyi durumda olmak için. Şartlar yine aynı kötü şartlar, metro yine aynı tıkış tıkış metro…

Şehrin bir kültürü kalmadı yani. Daha doğrusu, İstanbul’un böyle bir kültürü var artık. “Nerede o eski Beyoğlu?” gibi bir serzeniş değil benimki. Ben İstanbul’da doğdum. Üniversite dâhil orada okudum. İnsan ilişkilerinde böyle sevgisizlik, hesapçılık, düşmanlık görmedim hiç. Bu kadar olacağı hiç aklıma gelmezdi. Sadece İstanbul değil elbette, ben Türkiye’nin de bu hâle gelebileceğini düşünmüyordum. Ama altyapı böyle olunca, bunun topluma yansımaması garip olurdu. O açgözlülük, o doymak bilmemek, o bencillik, yansıyacak tabi.
Kendi tohumlarımla üretiyorum
Aradıklarını buldun mu Seferihisar’da?
Aslında bütün beklentilerimi karşıladı. Tarım yapabileceğim bir yer dedim ya mesela. Geçen sene yazın bütün yemek malzemelerimizi kendi bahçemizden karşıladık. Bir dünya da kışlık hazırladık. Üstelik tohumundan itibaren kendimiz ektik, diktik. Siirt’ten bir dinleyicim gelmişti misafirim olarak, aslında o öğretti bana her şeyi. Tohum toplamayı bile öğrendim. Şimdi kendi tohumlarım var, bundan sonra hep onlardan devam edeceğim. Bu bakımdan beklentilerimin üstünde olduğunu bile söyleyebilirim. Böyle giderse burayı Mars yüzeyi gibi olmaktan çıkaracağız yakında.
Mahlep ekeceğiz mesela. Bu hiç aklımıza gelmemişti. Yeni arkadaşlarımız var burada, tarımla uğraşıyorlar. Buranın dokusuna uygun hangi ağaç olabilir diye konuştuk, mahlebi önerdiler. İyi de para varmış vallahi. Ne budama istiyor ne su, ama kilosu 100 lira eden bir şey veriyor sana.
Burası bir tek bizim kedilere yaramadı. Dağ başı olduğu için yine salamıyoruz onları, kapalılar. Bir bahçeleri var ama üstleri kapalı. Ne yazık ki yarı açık cezaevi gibi. Onlara da bir çözüm buluruz umarım.
Sessizlik, sakinlik, insan ilişkileri bakımından?..
Hep kalabalıkların içindeyim ya, dediğim gibi, biraz kafamı dinleyebileceğim, yazabileceğim çizebileceğim bir yer de arıyordum tabii. Dilediğim zaman sosyalleşeceğim bir yer istiyordum. Onu da buldum, tepeden aşağı indiğimde sosyalleşiyorum.
Burada yeni dostlarım da var. Bir de insanlar genel olarak dayanışma halinde. Hem yerlileri hem dışarıdan gelenler öyle. Burada birkaç aile tanıdım. Gerçekten çok diğerkâm insanlar. Benim tanıdıklarım öyle en azından. O anlamıyla da beklentimi karşıladı. Hatta dost sayısı olarak beklentimin çok üstünde oldu. Zaten hiçbir yerde herkesle dost olunmuyor ki.
Bir de, çok değişik sosyal çevrelerden gelmiş insanlar var burada. Kimisi inşaatta çalışmak için, boya badana yapmak için gelmiş, kimisi sanatçı, ressam, yazar. İstanbul’dan, Ankara’dan, İzmir’den gelen de var, Karadeniz’den, Dersim’den gelen de. Herkes birbirine değiyor tabii. O da bir renk katmış buraya. Oturup biriyle sohbet ettiğinde renkli bir yer olduğunu hissediyorsun. Ama çok fazla göç alıyor, kalabalıklaşacak diye endişelenmiyor da değilim.
Peki insanların birbiriyle ilişkileri nasıl sence, değişik çevrelerden gelenler arasında?

Şöyle bir durum var sanırım. Belli bir hayatı yaşamış, iyi kötü bir yere ulaşmış ve kendisini bir ölçüde oluşturmuş insanlar buraya gelenlerin çoğu. O nedenle kurdukları ilişkiler beklenti üzerine kurulu değil pek fazla. Buradan bir rahatlık doğuyor galiba. Siz de seziyor musunuz böyle bir rahatlığı? Beklenti olmadığı için herhalde. İlişkiler daha esnek, insanlar daha sakin
Aynı rahatlık ve tolerans farklı siyasi görüşler arasında da var mı sence?
Bu ilişkiler de daha esnek sanki. Örneğin katı Atatürkçü bir kişi milliyetçi, bölücü bunlar diye HDP çevresinden uzaklaşıyor ama bunu sürdüremiyor. Tersi de oluyor. ADD ile HDP aynı etkinlikte bir araya gelebiliyor. Ortak bir paydada buluşma ihtiyacı belki daha güçlü küçük yerlerde. Bir de insanlar bir şekilde tekrar değmek zorunda kalıyor birbirine. İstanbul’da zaten bir defa koptun mu bir araya gelmen zor. Çok uzaklarda herkes, herkesin ayrı dünyası var. Burası öyle değil. Yaşantılar daha iç içe. Adama ne kadar kızsan da, ekşi mayaya ihtiyacın oluyor, sizinkinden birazcık alabilir miyim diye soruyorsun.
Bir de burada, ilişkiler bazen hep aynı şey etrafında dönse de, insanlar zaman zaman sıksa da birbirlerini, daha sakin yürüyor ilişkiler. Böyle koştur koştur değil, daha az gergin. İnsanların yaşadıkları şehirle ilgili düşünceleri, bunun için birbirleriyle iletişim halinde olmaları da çok güzel. Küçük bir şehrin küçük sorunları gibi görünse de, bir şeyleri değiştirme, düzeltme imkânları daha fazla. Bir sürü dernek var. Kent konseyi gibi kurumlar var. Onlar da buranın artıları tabi. Yani memnunum Seferihisar’da olmaktan. Gitmeyeceğim buradan diye düşünüyorum.
Seferihisar kendini bağ bahçe işlerine verdiğin bir inziva değil. Hatta senin her hafta sonu bir konserde olduğunu bilen bir dinleyicin pek inanmaz Seferihisar’da yaşadığına…
Biraz öyle olsun diye umuyordum ama olmadı. Gerçekten her hafta bir konser trafiği var. Çok nadir 15 günde bir oluyor. Hatta bazen haftada iki… Üç gün önce geldim İstanbul’dan, yarın tekrar gideceğim. Sonra hemen Ankara, ardından Adana, Mersin, öyle devam edecek. Bir inziva değil ama arada şarj olmamı sağlıyor Seferihisar.
İtiraf edeyim, şöyle bir şey yaşamaya başlamıştım bu sene. Yine mi konser diyorum, şimdi kim gidecek oraya. Kendime sordum, bitti mi acaba benim içimdeki olay diye. Evden çıkıyorum aynı duygu, havaalanında aynı duygu. Uçakta devam. Kuliste de öyle. Ama sahneye çıktığım anda bitiyor. İçimdekinin sönmemiş olduğunu o zaman anlıyorum. Böyle bir duyguyu ilk defa Seferihisar’a geldikten sonra yaşadım.
Otuz yıllık müzik ve mücadele yaşamının sana kazandırdığı bir kimlik var. Bütün bir toplumsal muhalefet bizim sanatçımız diye görüyor seni. Üstlendiğin rolün yorgunluğu mu bu duygu acaba?
Yoo öyle değil. Burayı bırakıp bir hengâmeye girmenin sıkıntısı sadece. Yani şuradan alıp sahneye ışınlasalar hiç böyle hissetmem. Hele şimdi, dayanışmanın, birlikte durmanın en önemli olduğu zamanlarda… Bu dönem ihraç edilen akademisyenler için koşturuyoruz mesela. Zorundayız. Antalya’daki, Kartal’daki hep Eğitim-Sen’in dayanışma etkinlikleri. Her hafta var neredeyse. Bunlar yapılması gereken şeyler. Başımızı dik tutup birbirimize en yakın durmamız gereken bir dönem olduğu için. Bu dönemde yolun sıkıntısı bile gözüme görünmüyor zaten, şimdi kim kalkıp konsere gidecek ruh hâlinden çıktım, çünkü bu düşünceyle davranıyorum.
Sahneye çıkınca kesiliyor dedin ya, bu da besliyor herhalde bu duruşunu?
O bambaşka bir duygu zaten. O zaman bu sıkıntılar aklıma bile gelmiyor. İlk şarkıda hâlâ çok heyecanlanıyorum. Heyecanlanmazsam bırakacağım zaten, kendime verilmiş bir sözüm var. Ondan sonra bir şarkı bitiyor, öbürü başlıyor, sen sadece dinleyenler için değil, kendin için de söylüyorsun aslında. İçini döküyorsun. Bir dertleşme yani. Son zamanlarda çok kötü şeyler yaşanıyor. Bu dertleşmeye gerçekten ihtiyacımız var.
Ama yine son zamanlarda bir şey daha fark ettim. İnsanları güldürebilmenin derdine de düşüyorum konserlerde. Dertleştikten sonra bir de özel bölüm ayırıp, mutlaka birlikte gülmeden ayrılmıyoruz birbirimizden. Buna da ihtiyacımız var, benim için de iyileştirici oluyor bu. İşte bunu daha yeni fark ettim ben. Tamam, insanların dertleşmesi çok güzel bir şey, ama birlikte gülebilmek çok çok daha güzelmiş.
Güldürmekten kastın ne? Daha coşkulu şarkılar söylemek gibi mi?
Yoo, basbayağı güldürüyorum onları, komik şeyler anlatıyorum.
Basbayağı standup gibi?
Neredeyse. Gözaltı anılarımı anlatıyorum mesela, komik olanlarını. Sonra yolda olanlar bitenler. Çok gülüyorlar ama. O zaman ben de neşelenmiş oluyorum. Birlikte neşelenmiş oluyoruz.
Tohumdan mutfağa kadar kendimiz yaptık dedin ya, mutfakla aran nasıl?
Yemek yapmayı çok seviyorum. İyi de yaparım. Bazı özel tariflerim vardır. Şiveydiz diye bir çorbayı fena yapmıyorum mesela. Bir ara şöyle bir projem vardı, Youtube’da yemek kanalı yapacaktım. Bırakmıyor ki politik olaylar. Ben bu ortamda yemek tarifi versem, neyle uğraşıyor bu kadın derler. Hâlbuki gerçekten çok istiyorum güzel güzel yemek tarifleri vermeyi.
Vejetaryensin bildiğimiz kadarıyla…
Evet, uzun süredir. 15 sene oldu et yemiyorum. Bir turneye gitmiştik. Klip de çekiyoruz aynı zamanda. Yayladayız, ilkbahar, kuzular falan. Akşam oldu, yemek için ayrıldık. Bir lokantaya gittik. Gruptaki herkes kuzu şiş söyledi. Az önce sevmiştik kuzuları oysa. Bana bir tuhaf geldi o an. Aynı turnede peş peşe olaylarla kader ağlarını ördü. Turne minibüsüyle gidiyoruz. Önce canlı hayvan taşıyan bir kamyon geçti önümüzden. Sıkış sıkış inekler, bir kafese kapatılmış başlarını çıkarmaya çalışıyorlar. Birkaç saat sonra bu kez de bir tavuk kamyonu. O daha korkunç. Ölmüş olanlar var arada. Öyle bir sıkıştırmışlar ki kafaları tellerin arasından sarkıyor. İçim cız etti. Ama o an öyle bir karar verdiğimin bilincinde değilim. Döndüm İstanbul’a, bir tuhaflık olduğunu hissediyorum, değişmişim ben ama ne olduğunu bilmiyorum. Birkaç gün sonra fark ettim ki et yemiyorum. Bitmiş.
Bir dönem balık yemeye devam ettim. Turnedeyken pek sağlıklı beslenemiyorsun. Bazı hafıza sorunları yaşamaya başladım. Kayseri’deki dinleyicilere Diyarbakırlılar falan demeye başladım. Gerçi ondan değildi, yarın da Diyarbakır’da olacağız diye düşünürken o an ağzımdan Diyarbakır çıktı. Hatlar karıştı yani. Ben Diyarbakır diyince, bağırdı insanlar “Kayseri, Kayseri” diye. Ben hâlâ diyorum ki “Ben ne dedim?” İstanbul’a döndüm, kızıma anlatıyorum. O anda neyle ilgileniyorsa, nasıl dinliyorsa, “anlamadım, bunda ne var ki?” dedi. “Ya kızım” dedim, “Kırşehir diyeceğime Diyarbakır dedim.” Kırşehir, Kayseri, Diyarbakır hepsi birbirine karıştı yani. Herkes “ye, ye” diye baskı yapınca bir süre balık yedim, o kadar.
Küçük bir restoran, kafe falan açayım gibi bir hayalin var mı burada?
Yok, tövbe. Ben o işi yaptım İstanbul’da. Çok korkunçtu, çok zor. Biz Yasemin’le (Göksu) birlikte açmıştık bir yer Kadıköy’de. Aslında Yasemin bana kakaladı o işi. “Bir hayalim var” dedi, “nedir Yaseminciğim?” dedim. “İnsanlara krep yapmak istiyorum” dedi. Krepten de pek hoşlanmam aslında. “Çok zor bir hayal değil ki bu, yap” dedim. “Ben de bakayım bir taraftan, belki uygun bir yer buluruz”. Sonra bir yer bulduk. Bu sefer, sen olursan yaparım, başka türlü yapmam diye tutturdu. Ağzımdan girdi, burnumdan çıktı. Sonunda dükkânı açtık. Ama çok komik günlerdi. Konsere gidemiyorum orayı bırakıp. Pimpirikli olunca bırakamıyorsun, nasıl pişirecekler, tazeliğine dikkat edecekler mi, şöyle mi olacak, böyle mi olacak diye. Müşteri geliyor, tanıyorlar beni, çalışanın izin günü, ne içersiniz diye soruyorum, “Aaa olur mu abla, sen otur biz getiririz” diyorlar. Bir başkası geliyor, orta yaşın üstünde, kızartma söylüyor. “Sen kızartma yiyemezsin” diyoruz, “zeytinyağlılardan söyle”. Biri gelmiş konuşuyor, ben de mutfaktan duyuyorum, radyologmuş, “aslında en fazla 4 saat çalışmamız lazım ama 12 saati dayıyorlar bize. Aldığımız radyasyon yüzünden ne kan kaldı ne bir şey” diye anlatıyor. Bunları duyunca durur muyum, hemen lahana suyu sıkıyorum, zorla… Öyle bir maceraydı yani.
Ya da rüya görüyorum. Diyorum ki yarın menüde ne olsun, taze fasulye, pilav. Taze fasulyeyi yapmaya başlıyorum. Ayıklıyorum fasulyeyi, rüyada diyorum ki, soğanı da yarın doğrarım, rüyada soğan görmek iyi değil. Kafayı yiyordum yani. En son bir de konser unuttum. Allahtan orkestralı falan bir şey değildi. Neredesin diye aradılar ya, o an dedim “tamam, artık yeter”. Bir şeye dalınca kendimi öyle kaptırıyorum yani.
Burada başka uğraşların var mı?
Burada kaldığım ilk kış seramik çalıştım ama bu sene fırsat bulamadım. Esas uğraşım hayvanlarıma bakmak sahiden. Yemekleri, bakımları… 14 kedi, 5 köpeğimiz var. Bazıları da hasta, iyi bir bakım gerekiyor. Onlarla uğraşıyorum. Bir de tavuklarımız var. Bıldırcınlar da vardı, aşağıda yahni yapacaklarmış, Uçmayı öğrenen gidiyor gerçi.
Bir de çok örgü ördüm bu sene. Aşağıda bir terzi var, yazın bir iki ay ona çıraklık yapacağım. Suzan’la nakış yapacağız. O tür şeylere çok merak saldım. Aslında annem terziydi zaten, çok aptalca bir şey olmuş zamanında ondan öğrenmemiş olmam. Ama işte politik olayların çok yoğun olduğu bir dönemdi ya gençliğimiz, başka bir alanda yürümüşüz. Öğrensem iyiymiş.
Ya sanki yaptığım ama atladığım bir şey var gibi ama bulamıyorum. Sen de öyle bakıyorsun ki “bu kadar mı yani?” der gibi…
Merak edenler vardır, müzik çalışmaları, albüm hazırlığı?
Bende yeni şarkı yapmak, bir albüm hazırlığı içinde olmuyor. Yani oturayım da bir albüm için söz yazayım, beste yapayım gibi. Zaten şu koşullarda albüm benim için çok da anlamlı değil. Albüm yapmak çok stresli bir iş, bütün bu olup bitenler o stresin dozunu artırır. Gerek yok. Ama bir şeylerin biriktiğini hissediyorum. Albüm gibi değil ama bir iki şarkı çıkacak.
***
Dinlediğiniz veya söylediğiniz ilk şarkı neydi, ne hissetmiştiniz?
Dinlediğim ilk şarkıyı hatırlamam mümkün değil. Herhalde annemden bir ninni olmalı. Babamın her sabah dinlediği “Yurttan Sesler” korosundan beraber ya da solo bir türkü de olabilir. Söylediğim ilk şarkı ya da türküyü de hatırlamıyorum ama bir topluluk önünde söylediğim ilk şarkı, Rana Alagöz’ün “Her Şey Bitmiştir Artık” adlı şarkısıydı. İlkokul birinci sınıftaydım o zaman. Söylediğim ilk türkü ise “Bitlis’te Beş Minare” olarak kalmış aklımda.
Ne zaman müzikle uğraşmaya karar verdiniz?
Müzikle uğraşmaya karar verme gibi bir durum olmadı aslında. Lisedeyken edebiyat öğretmenim Hatice İskender Kaptanoğlu, beni Belediye Konservatuarı'na götürdü bir gün. Dinlediler, küçük bir sınav yaptılar. Sınav ve kayıt süreci bitmiş biz gittiğimizde. O yıl konuk öğrenci olarak derslere katılabileceğimi, sonraki yıl da sınava katılıp kayıt olabileceğimi söylediler. Ben sevinçle aileme anlattım bu durumu ama şarkıcı olmamı istemediklerini ve üniversiteye hazırlanmam gerektiğini söylediler. Onların istediği oldu. Üniversiteye girdim, mezun oldum ama son tahlilde şarkıcı oldum.
Marmara Basın Yayın Yüksek Okulu’nda okuyordum ve Grup Yorum’un iki üyesi bizim okulda öğrenciydi: Tuncay Akdoğan ve Metin Kahraman. İlk albümünü yapmıştı o dönem Grup Yorum . Ancak ben de kızıma hamileydim. Doğumdan sonra olabilir, dedim. Tamam, dediler. Doğumdan sonra, kızım 18 aylık olduğunda tekrar konuştuk, çünkü solistleri ayrıldığı için yeni bir solist arayışındaydılar. Böylece başladı aslında profesyonel müzik yolculuğu ama başlarken daha önceki koro ya da grup çalışmaları gibi bakıyordum ve hayatımın merkezinde bundan böyle müzik olacağı ile ilgili en ufak bir öngörüm bile yoktu. Gazeteci olmayı planlarken şarkıcı oldum.
Müzik yapmıyor olsaydınız ne yapardınız?
Öğrenciyken de, konserlerin yasak olduğu dönemlerde de birçok farklı iş yaptım. Örgü örmekten redaksiyona, o kadar farklı yani. Ama sanırım gazeteci olurdum. Gazeteci olmayı istediğim için iletişim okumuştum zaten.
Müziksiz bir hayatı tarif edin desem...
İnsan bir şekilde hayatta kalıyor tabii ama yaşamak kısmı çok eksik kalırdı.
Kim ile, ölü veya sağ, aynı sahneyi paylaşmak isterdiniz?
30 yıldan fazla oldu, sahnedeyim ve saygı duyduğum birçok sanatçıyla birlikte konserler ya da albüm çalışmaları oldu. Hatta Batman’da bir festivalde, İnti İllimani ile birlikte sahneye çıktık. Bu açıdan zengin bir kolektif çalışma geçmişim var, fakat Mercedes Sosa ve Sümeyra Çakır’la bir konser çok güzel olurdu.
Sizin belirlediğiniz 5 müzik eseri insanlıktan geriye kalsaydı, listeniz ne olurdu?
Bütün dünyanın bildiği eserleri değil de, bu topraklardan evrensele ulaşsın istediğim şarkıları söylesem iyi olur herhalde. Ve bunları beşe indirmek de büyük handikap. Ama deneyeyim: Yazımı Kışa Çevirdin (Neşet Ertaş versiyonu), Ağlama Anne (Ajda Pekkan), Ünzile (Sezen Aksu), Haydar Haydar (Ali Ekber Çiçek), Sevda Kuşun Kanadında (Cem Karaca).
Tarih boyunca muktedirlerin diğer sanat dalları gibi müzikle de sorunu olmuştur. Müzisyenler, şarkıcılar, şarkılar yasaklanmış, baskılara maruz kalmıştır. Sizce muktedirler neden müzikten korkuyorlar?
Muktedirler her zaman olduğu gibi bugün de sanattan, dolayısıyla da müzikten de korkuyorlar. Çünkü bir şarkı ya da türkü, hiçbir aracı olmadan her tarafa yayılabilir ki sözlü tarih bunun kanıtlarıyla doludur. O sanat eserini yeniden yeniden üretmek için sadece melodiyi ve varsa sözleri bilmeniz yeterlidir. Birlikte şarkı söylemek dünyanın en güçlü eylemlerinden biridir. Ki bu, korkunun temelinde yatan şeyin ta kendisi olabilir.
Genelde internet, özelde sosyal medya sanatın birçok dalını olumlu veya olumsuz anlamda etkiledi. Sizce internetin müziğe en olumlu ve en olumsuz etkisi nedir?
Şu anda iletişimdeki tabirle “Kanallar gürültülü” olsa da internet bence müziğin ulaşılabilirliğini kolaylaştırdı, daha eşitlikçi bir sanat ortamının nüvesi var şu anda. Küresel bir muhalefet örgütlenmesi bile yapılabilir ve belki de böyle bir sürecin başlangıcındayız ya da olmalıyız. Çünkü insanlık ve dünya, bin yıllardır zalimlerin birçok zulmüne maruz kaldı. Eskiden olan kötülükler, sınırlı bir çevre tarafından biliniyordu. Oysa şimdi, tüm dünyanın her türlü kötülükten haberi var ve bence bu durum, insanlığın en büyük vazifesi için bir çağrı. Bu düzenin kökünden değişmesi ve mazlumların yepyeni bir dünya kurması gerek.
Hiç unutmayacağınız ve size "İyi ki de müzik yapıyorum" dedirten bir anınız var mı?
Bu uzun yıllar boyunca o kadar anı birikti ki, hem de çoğu “İyi ki müzik yapıyorum” dedirten. Bunların bir kısmını, özellikle komik olanlarını anlatıyorum epeydir konserlerde. Ama anıya da gerek yok ki aslında “İyi ki şarkı söylüyorum” demek için. Konser var, dinleyici dostlar gelmiş dinlemeye. Sahne başlıyor heyecanla. Sonra ortak bir frekansa girip gülüyoruz, ağlıyoruz, dertleşiyoruz, iyileşiyoruz hep birlikte. Rengarenk kalabilerek, yan yana duruyoruz. İşte bu, yalnızca bu yeter. Birbirimizin sesinin yankısı olduğumuz, yaralarımızı sararken bir taraftan yol yürüdüğümüz kocaman bir aileyiz artık. Bana verilmiş en güzel, en değerli şey bu.
Kızılırmak sonrasında yine başka albümlerde de dinledik sizi. Özellikle üniversiteliler tarafından sıklıkla dinleniyorsunuz.
Beni herkes öğrenciyken dinliyor. Okul bitince iş hayatının hengamesi içinde belki de o tür alanlara zaman kalmıyor. Ya da insanların ilgileri değişiyor.
Sanat üreten insanların dinleyiciye ulaşma yolları farklı farklı olabiliyor. Bizim gibi sanatçıların medyayı kullanma olanakları kısıtlıdır. O nedenle biz hayatın içinde, yüz yüze bir ilişki kurarak aktarabiliyoruz. Konserlerin yasak olduğu dönemler ya da kliplerin ekonomik nedenlerle çekilemediği dönemler bile yine öğrenciler yaptığımız her şeyden haberdar oldular. Üstelik o zamanlar internet denen bir şey de yoktu. Bu kurulan bence duygusal bir ilişki. Çünkü bizim ulaşabildiğimiz kaç tane üniversite var ki! En çok İstanbul’daki üniversitelerle iletişim halinde olabiliyoruz. Ama bütün Anadolu’da etki böyle. Bir de dostluk ilişkisi olduğunu düşünüyorum. Sadece dinleyici sanatçı ilişkisi değil, aile ilişkisi de var. Tüm müzik hayatım boyunca en çok önemsediğim şey dostluk kurabilmek olmuştur.
İcra ettiğiniz sanatta politiklik ve müzikalite açısından nasıl bir dağılım taraftarısınız?
Bizim bazı albümlerimiz kendi atmosferi olan albümler, o kategoriye “Gidenlerin Ardından” albümü girebilir. Orada politika ön plandaydı ve ben öyle olması gerektiğini düşünüyordum, grup üyelerini de ikna ettim. Çünkü o dönemde Doğu Bloğu ülkelerinin birer birer çözülüyor olması, bizim inandığımız herkesin özgür, eşit yaşayabileceği bir dünya özleminin bittiği anlamına gelmezdi. Anadolu üzerinde de böyle bir dünya için savaşan çok insan vardı ve onların hakkında halkın yaptığı türküleri topladık bir araya. Her zamanda gurur duyuyorum iyi ki öyle yapmışız diye.
Son günlerde kadına şiddet konusunda önlemler alınmaya çalışılıyor. Siz bu adımları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bence farkındalığın artırılması için yapılan her şey doğru. O nedenle kimsenin niyetini tartmam, iyi niyetli yapıldığını düşünürüm. Ben de yer alıyorum kadına karşı şiddetle ilgili bazı etkinliklerde. Fatma Şahin’in çalışmalarını, olaya yaklaşımını, duyarlılığını ve insani tarafını çok beğeniyorum. Diğer bakanlarla kıyasladığımız zaman onu daha duyarlı buluyorum.
Kadına şiddetin çoğalmasında bir başka boyut olduğunu da düşünüyorum. Tüm toplumu ilgilendiren bir depresyon olduğunu görüyorum. Mesela; kadını öldürüyor sonra kendini öldürüyor. Toplumsal bir cinnet boyutu da var. Bence erkeğin psikolojisi de değerlendirilmesi gereken bir durum. Sosyoloji bunu da araştırmalı, insanların dayanma sınırlarına da bir şeyler oldu.
Toplumsal anlamda linçe de çok yatın bir toplumuz. Toplular aslında çok farklı değil birbirlerinden, içinden geçtikleri koşullarla daha öne çıkıyor. Her insanın “Ben asla yapmam” dediği bazı şeyler vardır ama neyi yapıp neyi yapamayacağını, yaşadığın zaman bilirsin. İnsan içindeki karanlık bölgelerini, başına gelince anlayabilir ancak.
Araştırmaların sonucunda; çalışan, üniversite mezunu, eşi de eğitimli olan insanların da bunu yaptığı ortaya çıkıyor. Hep eğitim seviyesine bağlardık oysa böyle şeyleri.
Evet, eğitimle alakası var ama bir başka eğitim. Ataerkil sistem olunca bu kadar oluyor. 20 yıl öncesine göre ne kadar değişmişiz ki? Reklamlarda bile hala kadının ev işiyle yükümlü olduğu gerçeği üzerinden kadın-erkek ilişkisini destekleyen fikirler mevcut.
Sizce annelerin toplumu yönlendirmedeki en önemli rolü nedir?
Bence en önemli şey; özgür bir insan yetiştirebilmek, onun kendi başına bir insan olduğunu anlamasını sağlamaya çalışmak. Ama her anne- baba çocuğu doğduğunda nasıl davranması gerektiğini bilmiyor, her yaşını yeni yaşıyorsun. Benim ilk defa 25 yaşında bir çocuğum var, o yaş geçtikten sonra böyle olmalıydı diye düşünebiliyorsun. O nedenle herkesin ilişkisi çok özel, bir reçete olabileceğini düşündüğüm bir şey yok. Olması gereken en temel özellik nedir diye düşünürsek, bence başkasının hakkını yemeden bağımsız davranabilmek ve vicdanlı olabilmek ama kendi özgürlüğünün de kısıtlanmasına izin vermeden yapabilmek.
Önümüzdeki günlerde müzik çalışmalarınızla ilgili ne gibi planlarınız var?
Birikmiş çok fazla şarkı var elimde. Karar veremedim doğrudan bir albüm mü yapayım, yoksa bağımsız paylaşım sitelerinde tek tek mi paylaşayım? Hepsi bittikten sonra bir albüm olarak, arşivinde durmasını isteyenler için bir araya getirebilirim. Çünkü albüm satışları eskisi gibi değil, internet üzerinden yürüyor her şey. Yeni şarkılarımı o şekilde paylaşabilirim. Bir ay sonra bile olabilir tüm bunlar.
Diğer çalışmalarımdan dolayı 3 senedir tamamlayamadığımız bir çalışma var. Fransız müzisyen bir arkadaşımla, Fransa’da ve Türkiye’de konserler verip konser kayıtlarını paylaşabiliriz dinleyicilerle. Bunun yanı sıra şubat ayında Güney turnesi yapılacak. Avusturya’da bir konser olacak. Türkiye içinde her hafta bir konser oluyor hemen hemen. Üniversitelerin etkinlikleri oluyor, bazı platformların konserleri oluyor.
Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber
Kurtuluş yok tek başına, ya hiç birimizZulmün sermayesi mazlum bedeni
Beton ormanlarına cennet diyorlar
Rütbeler unvanlar savaşın gölgesi
Talan edilen dünyaya katlan diyorlarHakkını almayı, acıyı paylaşmayı
Biliriz bu hayatın canlarıyız biz
Veresiye bir hayat, istemez orada kalsın
Ezmeden ezilmeden yan yanayız bizKurtuluş yok tek başına, ya hep beraber
Kurtuluş yok tek başına, ya hiç birimizRehin alınmış günlerden mutsuzluğumuz
Yanmasın yıkılmasın gül umudumuz
Nefrete izin verme, hayat büyüsün
İntikam değil adalet istiyoruzYan yana olmayı, rengârenk kalmayı
Biliriz bu hayatın erbabıyız biz
Her canlı bir şarkı hayata gülümseyen
Ezmeden ezilmeden yan yanayız bizKurtuluş yok tek başına, ya hep beraber
Kurtuluş yok tek başına, ya hiç birimizİlkay Akkaya



