reklam
reklam
DOLAR32,1916% 0.02
EURO35,0137% 0.43
STERLIN41,1028% 0.35
FRANG35,2469% 0.32
ALTIN2.450,42% -0,46
BITCOIN69.799,99-0.496
reklam
Prof. Dr. Garip TurunçTÜM YAZILARI

KORKULARIN SEÇİMİ

Yayınlanma Tarihi : Güncelleme Tarihi : Google News
KORKULARIN SEÇİMİ
reklam

KORKULARIN SEÇİMİ

Bugün 1 Mayıs.

Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü.

Ülkemizde uzun yıllar yasaklanmış olan 1 Mayıs, 2009’da 5892 sayılı yasayla, bayram olarak değil, resmi tatil olarak yasal nitelik kazanmıştır.

Emek hakkını alabildiğinde bayram ancak bayram, söz ve eylem özgürleştiğinde, grev yasakları, OHAL’ler, haksız gözaltılar, polis şiddeti kalktığında bayram.

Yan yana olabildiğimizde bayram bize.

14. günde bir eşik geçeceğiz.

Ömrümüzün 21 yılına mal olan, hayatlarımıza, kaynaklarımıza, mutfaklarımıza ambargo koyan bir iktidardan kurtulma sınavı vereceğiz.

Cumhuriyet’in 100. yılında, 14 Mayıs 2023 seçimleriyle, kimin şampanya patlatıp, kimin namaz kılacağını seçmeyeceğiz. İsteyenin şampanya patlatıp, isteyenin dua edeceği, inancı, dili, dini nedeniyle kimsenin ötekileştirilmediği bir ülkede, bizi kimin yönetmesini istediğimizi oylayacağız. Böylece nasıl bir Türkiye’de yaşamak istediğimizi, nasıl bir gelecek hayal ettiğimizi, umutlarımızı gerçeğe dönüştürme ihtimalini seçeceğiz. En azından normal demokrasilerde olması gereken bu.

Küresel popülizm rüzgarının bir etkisi olsa da Türkiye’deki durum tam böyle değil. Hatta tersi geçerli. Önümüzdeki hafta sonu seçmenler umutları ve hayalleri değil korkuları ve tedirginlikleri üzerinden oy kullanacak.

21 yıl iktidarıyla Erdoğan, ülkeyi yönetmek için en etkili araç olarak “korku”yu kullanıyordu. Kullandığı bu metot yüzünden uzun yıllar Türkiye’yi bir “korku imparatorluğu”na çevirdiği sayısız politikacı tarafından dile getirildi, sayısız gazeteci tarafından yazıldı. Ama hiçbirine ne “hayır” dedi ne de duydu. Lakin en sonunda kendisi, en büyük korkunun yani koltuğunu kaybetme korkusunun esiri oldu.

Tayyip Erdoğan ve Cumhur İttifakı, dindarlığa, muhafazakarlığa, geleneksel değerlere, ülkenin güçlenmesine ve en büyük korkularımızdan biri olan ülkenin ayrılıkçı Kürtler tarafından bölünmesi tehlikesine vurgu yapıyor. Yerel seçimlerde dile getirdiği “PKKlıların fatura okumaya geleceği” iddiasına kadar her konuda bu endişeyi tetikleyecek bir söylem kuruyor. Beni seçmezseniz ülkeyi terör yönetecek gibi toplumun yarısını terör destekçisi olarak kodlayan bir sınır tanımazlık var.

Kutuplaştıran, ötekileştiren, ayrıştıran, ‘tür’ diyen bu dil toplumun hemen her kesiminin tedirgin olduğu bir husus yaratıyor. Sekülerler neredeyse 20 yıldır tedirginler. İslamcı olarak tanımladıkları AK Parti’nin Cumhuriyetin kazanımlarını geriye götüreceği korkusu seküler kesimi hep endişeliler safında tuttu. Sayıları çok değil ama kendisini demokrat-liberal olarak tanımlayanlar da Erdoğan seçimleri kazanırsa adaletin tümüyle iktidarın kontrolüne gireceğini düşünüyor. Erdoğan kazanırsa bir daha gerçek seçim olur mu o bile tartışmalı bu kesim için.

Muhafazakârlar da bugün, seküler mahallenin 20 sene önceki endişesine ters açıdan sahip. Şimdi de muhafazakâr mahalle başta başörtüsü olmak üzere son dönemdeki kazanımları kaybetmekten korkuyor. Nitekim Bekir Bozdağ “seçimde kaybedersek şampanya patlatacaklar” sözleri ile tam da bu korkuya oynuyor.

Erdoğan’ın da kendisine mesafeli Kürtleri, sekülerleri ve dışarda kalan kitleleri ikna etmek gibi bir önceliği yok. Aksine kendi kitlesinin korkularını diri tutmak ve arada kalanlarda aynı korkuyu tetiklemek üzerinden bir dil kullanıyor. Öyle ki İçişleri Bakanı Soylu bu korkuları körüklemek için 14 Mayıs’ı ‘siyasi darbe’ dolayısıyla seçmenleri de darbeci olarak tanımlamaya kadar götürdü iddiasını.

Niye “utanılacak” sözler? Çünkü, bu ülkenin demokrasisi böyle sözleri duymayı ve böyle sözlerle anılmayı asla hak etmiyor. Darbeler yaşamış, kanıyla canıyla bedel ödemiş bir ülkenin demokrasisidir bu. Sandık kurmaya, seçim yapmaya ve seçim yoluyla iktidar belirlemeye alışkın bir demokrasi. Sonucu beğenirsiniz beğenmezsiniz seçmenin akılla, mantıkla ve sağduyuyla oy verdiği demokrasi burası. Seni seçerken millet iradesi, başkasını seçerken darbe olmaz, seni seçen seçim temiz, başkasını seçen hileli olmaz. Sen seçilince tamam, başkası seçilince bir daha oylayalım da olmaz. Direnirsen milletin cevabı daha ağır olur.

Ülkede başbakanlık yapmış, yaşını başını almış, olgun bir siyasetçi olan Binali Yıldırım da pek böyle konuşmazdı, bu seçimde o da böyle konuşuyor: “Bu seçim, işgalcilere karşı istiklal mücadelesi seçimidir. PKK’yı, FETÖ’yü meşrulaştırmaya çalışanlara karşı milli liderin seçimidir.”

Lâfa bakar mısınız? Muhalefeti işgalci düşman yerine koydu. Kendileri de istiklal savaşı veren yurtseverler! Nasıl sözler bunlar? E tabii, siyaset gerektirince HÜDA Par da “yerli ve milli” oluyor! Ama Millet İttifakı partileri “işgalci” ve “hain!”

Tarım ve Orman Bakanı Vahit Kirişçi de Binali Bey’i destekleyerek: “Bu seçim, millilerle, ülkeyi parçalamak isteyenlerin mücadelesidir” diye bir şeyler söyledi.

Evet gücü kaybetme korkusu ne müthiş bir duygudur ki böylesine saçma sapan laflar ettiriyor.

Bu acayip sözlerden benim çıkardığım sonuç, hepsinin kaybetme endişesi içinde olduğudur! Yüreklerini saran korkuyu bastırmak için “Karanlıkta şarkı söyleyen insanlara” benziyorlar.

Tayyip Erdoğan politikası bu toplum için (her toplum için) son derece tehlikeli. Kemal Kılıçdaroğlu bunu gördü ve  bir yanda Erdoğan’ın neden seçilmemesi gerektiğini anlatıyor diğer yanda ise toplumun tamamını kucaklayan bir dili, değerleri temel alan bir politikaya yönelip karşı kamptakilere ‘bizden korkmanıza gerek yok’ mesajı vermeye çalışıyor. Bir sevgi ve uzlaşma ortamının kapısını açtırıyor. Ama o kapıdan geçmek için bu iktidarla mücadele etmek gerekiyor; bu iktidarın “mücadele araçları” da işte, şu gördüğümüz araçlar. Bunlar gün geçtikçe daha beter bir hale geliyor ama şimdiye kadar hiç kullanılmadıklarını söyleyemeyiz. Kullanıldılar. Muhalefette bulunanlar bunlarla karşılaştı, sonuçlarıyla yüzleşti. Yani o cephede de kendi çektiklerinin intikamının alınmasını isteyenler var. Bunların da sayısı azımsanmaz. Haksız oldukları da söylenemez. Yani, uzun lafın kısası, Tayyip Erdoğan politikası Türkiye toplumunu berbat bir noktaya getirdi. Berbat bir noktaya getirdi ama arkasında hatırı sayılır bir destek olduğu da ortada. Şu ya da bu yoldan, bu kadrolara ve onların belirlediği politikaya bağlanmış bir kesim var. Bu verili koşullarda bu kesimin mücadele azmi bilenmiş durumda. Mücadeleyi kaybederlerse şimdiye kadar ellerine geçirdikleri çeşitli ayrıcalıkları da kaybedeceklerini biliyorlar ama sorun bundan ibaret değil; sözünü ettiğim o “intikam” ihtimali de bu endişelere ekleniyor.

İşte bu ‘şampanya patlatmaları’, ‘siyasi darbe’ veya ‘işgalcilere karşı istiklal mücadelesi’ olarak görme tutkuları gibi çer çöp, böyle bir ortamda bu endişeleri bir “iktidarda kalma” mücadelesinin silahlarına dönüştürmek için öne sürülüyor. Bunları üreten “dimağ” ciddi bir tehlike. Türkiye toplumunun bir boğazlaşmaya istekli olduğunu sanmıyorum. Ama insan kendini, oluşmasında hiç payı olmayan bir kargaşa içinde bulabilir. Varolan olumsuz koşullarda Kemal Kılıçdaroğlu’nun seçtiği yolun en doğrusu olduğunu düşünüyorum. Onun temsil ettiği sağduyu çizgisinin ağır basacağını umuyorum.

https://ikinciyuzyil.com.tr

reklam