reklam
reklam
DOLAR32,2159% 0.09
EURO35,0494% 0.54
STERLIN41,1488% 0.47
FRANG35,2874% 0.44
ALTIN2.452,68% -0,37
BITCOIN69.882,03-0.14
reklam
TÜRKAN FİLİZ ŞENTÜRKTÜM YAZILARI

Merhaba…

Yayınlanma Tarihi : Güncelleme Tarihi : Google News
Merhaba…
reklam

Merhaba…

Üyesi olmaktan onur duyduğum ve gönüllü olarak çalıştığım, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin kurucu üyelerinden Profesör Doktor Türkan Saylan “Bizim dedikoduya ve eleştirmeye vaktimiz yok. Bizim çalışmaya ve ülkemizin insanlarını aydınlatmaya ihtiyacımız var” demişti. Kendisi de son nefesini verene kadar bu söylemini fazlasıyla yerine getirmiş bir bilim insanıydı.

Şimdiki adı İletişim Fakültesi olan Basın Yayın Yüksek Okulu’ndan sınıf arkadaşım, aynı zamanda da eşiyle birlikte kırk yıllık aile dostumuz Nazım; “Haydi, mademki gazetecilik okuduk, bu ülkeye borcumuzu yazarak ödeyelim. Tan Vakti adında bir internet gazetesi oluşturduk. Patentini aldık. Yazmaya başladık. Bir proje de sen düşün.” dedi.

Gün geçmiyor ki sosyal medyada yazısı olmayan Nazım, çok haklıydı. Türkan Saylan’ın da belirttiği gibi, elimizi taşın altına koymak ve elimizden ne geliyorsa yapmak zorundaydık. Bu en azından bizi okutan Cumhuriyet’e borcumuzdu. Tarihini hatırlamıyorum ama üzerinden en az on yıl geçmesi muhtemel bir gazete deneyimi daha olmuştu Nazım’ın. Öyle internet gazetesi değil, bildiğiniz kağıda basılmış, kendine has kokusunu içinize çekebildiğiniz, sayfalarını çevirerek okuduğunuz somut bir gazete! Neden sona erdiği konusunda da hiçbir fikrimin olmadığı 75. YIL isimli gazetede “Maydanoz Aysel” mahlasıyla bir iki yazı yazmıştım.

Neden Maydanoz Aysel?

O tarihlerde devlet memuruydum. Elbette beş kuruş para almamama rağmen, ne olur ne olmaz kaygısıyla alınmış bir önlemdi. Nazım’dan böyle bir teklif gelince, tamam ama yine “Maydanoz Aysel” olarak yazarım dedim. Neden diye sorduğunda da “maydanoz her yemeğin içine girebildiği gibi ben de her konuda yazmak istiyorum” dedim. Sonunda köşemin adının Maydanoz Aysel olması konusunda anlaştık.

Enes Kaya’nın intiharının üzerinden günler geçti. Eski nişanlısı tarafından öldürülen Avukat Dilara Yıldız 29 yaşında hayattan koparıldı. Sizi bilemem ama ben hala gözlerimi kapattığımda, Dilara’nın gülümseyen yüzü ile Enes’in gülmeyi unutturulmuş, yaşamdan umudu kesilmiş olduğu sadece fotoğrafına baktığınızda bile fark edilebilen yüzü, gözlerimin önüne geliveriyor. Nefes alamıyorum.

Gençlerimizin ölümlerinden hepimiz sorumlu değil miyiz? O gençler bizim geleceğimizdi. Onlar bu ülkeyi yönetecekti! Enes, bu ülkenin vatandaşlarını iyileştirecek bir doktor olacaktı. Yüzlerce hastaya şifa olacaktı. Belki Sağlık Bakanı olabilecekti! Avukat Dilara kısacık hayatında bile gerçekleştirdiği gibi öncelik kadınların olmak üzere, tüm mağdurların haklarını koruyacaktı. Belki de gelecekte Adalet Bakanı olacaktı! Olamadılar. Neden olamadılar? Onların suçu neydi? Çok merak ediyorum. Bizi yönetenler üzülmüyor mu? Kendilerini sorumlu hissetmiyorlar mı? Gerçekten anlayamıyorum. Onlar da anne, onlar da baba. Nasıl oluyor da bu gençlere sahip çıkamıyoruz? Devlet olarak onları barındıramıyor, koruyamıyoruz?

Hükümetlerin en önemli görevi sağlıklı bir toplum oluşturmak, Ülkenin güvenliğini sağlamak ve ülkenin çocuklarının, gençlerinin, yetişkin vatandaşlarının eğitilmelerini en iyi şekilde gerçekleştirebilmektir. Bunların gerçekleşebilmesi için de gerekli düzenlemeleri yapmalı, ilgili yasaları çıkarmalı, evinden uzakta öğrenim gören gençlerin barınma sorunlarını giderebilmek adına gerekli adımları atmalıdır.

Yeter, artık bir tek gencimizi bile yaşamının baharında kaybetmeyelim. Onlara gelecek umudu verebilecek projelerle karşılarına çıkalım. Gençlerimizin tek kaygıları dersleri ve sınavları olsun. Hiç birinin geleceğini karartmayalım.

Otur Sıfır

Ülkemizde 2021 yılı kayıtlarına göre toplamda 209 üniversite var. Bunların 131 tanesi devlet üniversitesi,78 tanesi vakıf üniversitesi. Üniversitelerin haricinde (5) beş tane de meslek yüksekokulu mevcut. Üniversite sayımız, birçok Avrupa ülkesinin üniversite sayısından fazla, ne mutlu bize değil mi? Hayır değil! Önemli olan, o üniversitelerin yeterli donanıma sahip mezunlar yetiştirebilmesi. Mezunların yeterli donanıma sahip olabilmesi de onları yetiştirecek akademisyenlerin yeterli donanıma sahip olması ile mümkündür.

Ülkemizde sözünü ettiğimiz nitelikte yeterli sayıda akademisyen var mı? Ben size söyleyeyim, ne yazık ki yok. Nereden çıkardın olmadığını diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Belirteyim, akademisyenlerin yeterli donanıma sahip olduğunun en önemli göstergesi yazdıkları makale sayısıdır. Araştırıldığı takdirde ya da Avrupalı akademisyenlerle karşılaştırıldığında akademisyenlerimizin ya çok az sayıda makalelerinin bulunduğu ya da bazılarının hiç makalesinin olmadığı görülecektir.

Akademisyenlerimizin bazıları ise Türkçe haricinde yabancı bir dil konuşamamaktadır. Birçok devlet üniversitesinde de uzmanlık konuları dışındaki bir bölümde ders veren akademisyenlerde de bu durum mevcut ne yazık ki!

Kendini geliştirmeyi bırakmış, onlarca yıl önce üniversiteye giderken ne öğrenmişse onu öğrencilerine aktaran bir akademisyen ya da uzmanlık alanı dışında derslere giren bir akademisyenin mezun ettiği öğrenciler, mesleki yaşamlarında ne kadar başarılı olabilirler? Ülkelerine ne kadar yararlı olabilirler?

Size üniversiteden mezun olmuş bir kızımızı örnek göstermek istiyorum. Bu kızımız televizyonda yayınlanan bir yarışma programına katılıyor. Yarışmada kızımıza sorulan soru; Üçün üç katından ikinin iki katı çıkarılırsa sonuç kaç olur? Şıklarda, bir (1), iki (2), beş (5) ve 23 sayıları yer alıyor. Yarışmacı kızımız kafasının karıştığı gerekçesi ile telefon joker hakkını kullanıyor. İnşaat Mühendisi olan arkadaşına soruyu soruyor. Arkadaşının yanıtı 23! Evet yanlış okumadınız. Üniversitenin Mühendislik Fakültesi mezunu bir gencimiz, üçün üç katının dokuz (9), ikinin iki katının da dört (4) olduğunu ve dokuzdan dört çıkarılırsa beş olacağını bilemiyorsa ya da Avukat bir siyasetçimiz 150 Avro’nun %7’sinin 600-700 Avro olduğunu belirtebiliyorsa bizim 209 değil 1209 üniversitemiz olsa ne olur, olmasa ne olur?

Diğer yandan, bildiğiniz gibi pandemiden dolayı 2019–2020 Yılı ikinci yarısı ile 2020 – 2021 Eğitim – Öğretim Yıllarında okullarımız kapatıldı ve öğrencilere uzaktan eğitim verildi. Bu eğitimi tüm öğrencilerimiz alabildi mi? Hayır. Evinde bilgisayar olmayan, internet bağlantısı bulunmayan binlerce öğrenci var ne yazık ki! Bu öğrenciler açığı nasıl kapatacaklar? İlkokula 2019 yılında başlayan ve annesi-babası okuma yazma bilmeyen, bilse bile evlerinden öğretmenini takip edemeyen öğrencilerin durumu ne olacak? Bu bahsini ettiğim öğrenciler sadece köylerde değil değerli okuyucular, İstanbul’un göbeğinde de üçüncü sınıfa gelmiş ama okuma yazma bilmeyen binlerce çocuk var. Şimdi yetkililere soruyorum. Bu çocukları nasıl bir gelecek bekliyor?

Bundan 102 yıl önce 1921 yılında Sakarya Savaşı devam ederken, Büyük önderimiz ve Sakarya Savaşının komutanı Mustafa Kemal Atatürk, Ankara’ya gelerek 15 -21 Temmuz 1921 tarihlerinde düzenlenen Cumhuriyet tarihinin ilki niteliğindeki Maarif Kongresi’nin açılışını yapmış, öğretmenleri “gelecekteki kurtuluşumuzun saygıdeğer öncüleri” olarak tanımladıktan sonra savaş yerine geri dönmüştür.

Bundan tam 83 yıl önce de Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel, Köy Enstitülerinin kuruluşuna önderlik etmiştir. Neredeyse tüm köylü çocuklarımız yaparak, yaşayarak bu enstitülerde eğitim görmüşlerdir. Eğer bu enstitüler kapatılmamış olsaydı bugün Türkiye çok farklı bir yerde olabilirdi.

http://tanvakti.com

reklam