reklam
reklam
DOLAR32,2053% -0.22
EURO35,1156% -0.22
STERLIN41,0337% -0.05
FRANG35,4067% -0.62
ALTIN2.500,70% 1,40
BITCOIN66.896,770.947
reklam
Prof. Dr. Garip TurunçTÜM YAZILARI

Yazma Eyleminin Düşündürdükleri…

Yayınlanma Tarihi : Google News
Yazma Eyleminin Düşündürdükleri…
reklam

İnsan, kelimeyi/kelimesini aramaya devam edecek kuşkusuz. Toprağını, sözün en güzelini, en mahremini, en aşikar olanını aramaya/söylemeye… Kelime de söz de ertelenemez çünkü. Hakkı elinden alınmış, hakkı teslim edilmeyen, haksızlığa uğrayan her şey gibi ertelenen kelime de söz de yorar. Bizi yormakla kalmaz, kendi de yorulur, eskir ve köhne bir hal alır. Ertelenen sözlerin kazası olmadığı gibi ‘farz-ı kifayesi’ de yoktur.

Yazdıklarımız için de bunu söylemek mümkün. Yazmanız gereken bir meseleyi erteliyorsanız eğer o size zarar verir. Oysa söylenmesi gereken şey söylenir. Kelimeler okunur. Kelimeler yazılır. Kelimeler söz olur ağızlarımızda.

O sözler ki Yunusun diliyle:

“Söz ola kese savaşı/ Söz ola kestire başı/ Ağulu ekmeği aşı/ Yağ ile bal ede bir söz”

Yaşadıklarımızın önemli sebeplerinden biri, kelimelerimizin birbirinin alanına müdahale etmesidir. Her kelimenin bir çerçevesi, bir muradı vardır. Şayet biz ‘doğru’ kelimesini ‘yanlış’ı murat ederek kullanıyorsak ‘doğru’ ahlaki olandan uzaklaşır, yanlışın alanına girer, onu da ifsat eder…

Sözün damıtıldığı ocak dil, ustası kalptir.

Kelime, canlıdır. İnsanın içinde nasıl yaşarsa hayatın ortasında da aynı şekilde yaşar.  İnsanda tutunamayan kelimeler, dışarıda da kendine sağlam bir yer bulamaz. Kelimenin de bir mayası var. Güçlü bir kelime yazıyı taşıyan sütunlar gibi hayatı da temelinden kavrar, onu büyük bir mana ile yeniden inşa eder. Kelime, bütünlüğü olan her şeye sirayet eder, sirayet ettiğini güçlendirir.

***

Telaffuz edilen her kelimenin içinde bir insan var. İnsanın özünde bizi biz kılan nefes, ruh vardır. O nefese, o kelimeye erdiğimizde insan olmaya vasıl oluruz.

Ünlü Fransız  romancı Marguerite Yourcenar için yazmak acıyı aşmanın bir yoludur, yerine dilin tarzı, ritmi ve zenginliği üzerine edebi bir eser koymanın. Yazmak; acıyı artık insanın acısı değil, sanat olan bir döneme dönüştürür. Marguerite Yourcenar’ın tüm edebiyata olan bağlılığını yapan bir ütopya: onun için acı bir motivasyondur, yazar mesleğinin ve edebiyatın gerekçesidir.

Yazı yazmak tuşlara dokunup düşündüklerimizi ekrana aktarmak değil, yazı dediğimiz çoğu kez bir yara kabuğudur. Ama yazının şifasında gene de iyi gelen bir şey vardır. Yalnızca insanlar büyür, yaralar büyümez, yaralar çocuk kalır. Böylece hayattan yazı, yazıdan hayat yapılır… Yazmaktan kastımsa okunması yaşanmasından daha güzel olan bir hayattır, bu hayat yazmak demektir. Sonuçta itiraflarımız yalnızca sizi ilgilendirir, yazınız ise herkesi…

Yazı, kelimenin, kalemin ve elin kendilerini mutlu hissettiği yerdir. Yazı, el ele tutmak için sevdiklerinizle, onların gönül aynasına gönlümüzden yansıttığımız duygulardır. Yazı, bir başkasının gönlüne ruhumuzun meyvelerini dökmektir. Ellerine bırakmaktır ellerimizi. Ellerimizi kenetlemektir birbirine.

Bilmediğiniz bir mekânda tanımadığınız bir okuyucunun sizin yazınızı beğendiği zaman hiç ummadığı hediyeler almak gibidir yazı yazmak. Hiç bilmediğiniz mümtaz sofralara davet edilmeye benzer yazmak. Hiç bilmediğiniz mübit arazilerde filizlenen tohumlar gibidir yazılar. Yazdığınız yazı bir başkasının fikir mumlarını tutuşturan kıvılcım olabilir. Bu yüzden erdemli bir davranıştır yazı yazmak. Hiç bir karşılık beklemeden başka insanların doğru, güzel ve iyi düşünmeleri için çaba sarfetmek. Sessiz kalarak  konuşmanın tek yoludur yazı yazmak…

***

Sözü kelimelerden azade kılmak mümkün değil; insanın da sözün de kaimiyeti kelimelerle. Siz bir kelimeyi insana dönüştürme ameliyesini ne ölçüde başarabilmişseniz o kelime o kadar size aittir. O kelime, aynı ölçüde dilinizi bütünler.

Şöyle söylüyor Cemil Meriç: “Kelime ormanda uyuyan dilber; şair, uzaklardan gelen şehzade. Öyle seveceksin ki kelimeleri, sana yetecekler. Senin yıldızların kelimeler, söyle raksetsinler, alev saçlarıyla sonsuz bahçesinde hayallerinin. Gönülden gönüle köprü, asırdan asıra merdiven. Kelime, kendimi seyrettiğim dere. Kelime sonsuz. Kelime adem. Kuşlara benzer kelimeler, odana dolarlar bir akşam. Nereden gelirler bilinmez. Kâh çığlık çığlığadırlar, kâh sesleri işitilmez. Çiçeğe benzer kelimeler; turuncu, erguvan, beyaz. Bir rüzgâr sürükler hepsini. Bulutlara güven olmaz. Senin türben kelimeler. Yuvarlanırken tırnaklarını kâğıda geçirmek istiyorsan; kağıda, yani ebediyete.”

Aslında bazılarımızın bir türlü işitemediği sesi de vardır kelimelerin: Elinize ilk kez aldığınız kalemi beyaz kâğıda sürterken duyduğunuz incecik cızırtı o an çocukluk uçarılığıyla çok anlam ifade etmeyebilir ama hayatınıza kelimelerle ve onların bir araya gelişiyle anlam kazandırmaya başlamışsanız olağanüstü bir melodinin size eşlik ettiğini anlarsınız.

Kelime tüm anlamlarıyla, ahlakı, estetiği ile bilinir; onlarla bütünleşir. İnsan, sözü damıttıkça onu kendisine dönüştürür. Kelimenin içindeki insana ulaşmanız gerekecek çünkü. Buna ulaşılabilirse dilden dökülen de yazıya işlenen de aynı şekilde değerli olacaktır. Kelime güller gibi kendi köklerinden doğar. Geleceğe köprü kuran, zamanın ruhunu, rengini insana fısıldayan, sözü güçlü kılan, insanı yontan, zamanı inşa eden o estetik ruhtur. Söz bir incelikle kıymet kazanır, kelimenin letafetle işlenmesiyle…

Kelâm/kelime, hayatımızla doğru ilişkili. Hayatlar ne kadar şahsiyetliyse kelime de aynı ölçüde şahsiyetlidir. Kelimelerimiz kalbe işliyor mu?; başı dik, alnı açık mı? Sözümüz kalbe işlemiyor, alnı açık, başı dik değilse biz öyle olmadığımız içindir. İnsanın hayatı bir tezkiye (temize çıkarmak), arılaşmaya ve berraklığa yönelmişse kelime de en güzeliyle nasibini alır ondan. Söz hayat bulur, gönlü ulaşır. İnsanla hemhal olan söz kalbe nüfuz eder, hikmete dönüşür. Kalp kelimeye yürür ve onu fetheder. Bunu yapabiliyorsa dilden dökülen de yazıya işlenen de aynı şekilde değerli olacaktır.

***

Hayatı acı ile yoğrulan ünlü yazarımız Tezer Özlü de, unutulmaz yapıtı ‘Yaşamın Ucuna Yolculuk‘ta kelimelerle hayatı eşdeğerde görür: “Şimdi sen bir anısın. Sen de ölüsün. Her zaman benimle olan, birlikte taşıdığım, yaşadığım sözcüklerime dönmem gerek. Sözcüklerim olmadan o gökyüzüne nasıl dayanabilirdim. O caddeye, o geceye (…) Bu yaşam, beni ancak içimde esen rüzgârları, içimde seven sevgileri, içimde ölen ölümü, içimden taşmak isteyen yaşamı sözcüklere dönüştürebildiğim zaman ve sözcükler o rüzgâra, o ölüme, o sevgiye yaklaşabildiği zaman dolduruyor.”

Orhan Pamuk’un “kelimelerle görmek” saptamasına ne kadar benziyor. Hayatı her ne kadar beş duyuyla algılasak da hepsini toplayıp bir kelimeye sığdırabiliriz ve biz o kelime içinde yaşayabiliriz, yeni ve farklı bir duyu gibi. Şöyle de denebilir: Hayatta herkesin bir kelimesi vardır. Bir oda gibi, bir ada gibi, bir koza gibi, bir sığınak gibi… Zaman zaman o kelimenin içinde yitip gidebilir insan. Sonra o kozadan üretilen ipek kumaş gibi oluşur hayata ilişkin anlamlar.

Tam burada Murathan Mungan‘ın söylediklerini anımsadım: “Yazı, her zaman gerçekleştiremese de bir ödeşme vaat eder” diyordu, Harita Metod Defteri‘nde. Sahiden de ödeşme her zaman olmaz; cümle, bazen kendisiyle hesaplaşmayla kalıverir yazanın elinde. Ancak yine de Mungan “Yazılı şeylerin göz kamaştırıcı hakikatinde gündelik hayatın sıradan gerçeklerinden çok daha fazla şey vardır” diyerek o tutkulu ilişkiye işaret ediyor.

Yazmanın benim için en cazip yönünün bu olduğunu düşünüyorum. Hayatın akışına bakıyorum. Anayurdumda olup bitenleri binlerce kilometre uzaktan (Fransa’dan) kaygıyla izliyorum. İstanbul’da son 1 Mayıs kutlamalarında da görüldüğü gibi, yaşanan kötülük, insanların şaşırma ve hayret etme duygularının yok edecek kadar, inanılmaz bir hızla yol alırken tek direnç noktası olan “Artık, bundan daha beteri olmaz” duygusu içinde, memleketimin insanlarına çıkan ağır faturası karşısında sınırsız bir acı duyuyorum. Vefa borcu ile ödeşmek, biraz olsun rahatlatabilmek ve ülkemin çılgın gidişatını belki biraz frenleyebilmek umuduyla bir şeyler yazmaya çalışıyorum. Bunu yaparken, geçen hafta aramızdan ayrılan, çağdaş dünya edebiyatının önde gelen ustalarından ABD’li Paul Auster’in şu sözünü hep anımsıyorum:

“İş işten geçmeden konuş şimdi. Ve söyleyecek hiçbir şey kalmayıncaya kadar da konuşabilme umudunu taşı.”

Prof. Dr. Garip Turunç – Bordeaux (Fransa) Üniversitesi ve İstanbul Galatasaray Üniversitesi Em. Öğt. Üy.

Bordeaux, Pazartesi 6 Mayıs 2024

 

reklam